3 Ekim 2018 tarihli TSK’nın Irak ve Suriye’deki tezkere hk konuşmam

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin Irak ve Suriye topraklarındaki varlığını bir yıl uzatma talebiyle Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan tezkere hakkında Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlarım. 
 

Video linki için tıklayınız.

 

Değerli milletvekilleri, 2003 yılından beri güney sınırlarımız boyunca bir türlü dinmek bilmeyen bir istikrarsızlık hüküm sürüyor. Bu istikrarsızlık son on beş yılda Türkiye’ye yönelik tehditlerin de artmasına yol açtı. Ancak bu tehditlerin artmasını sadece dış faktörlere bağlamak yanıltıcı olur. Tespitleri ve teşhisi doğru yapalım, yapalım ki tedavinin de doğru olmasına yardımcı olalım. Türkiye’nin güney sınırlarında ulusal güvenliğimize yönelik olarak artan tehditlerin büyümesinin sebeplerinin başında son on altı yıldır izlenen yanlış dış politika uygulamaları gelmektedir. Bugün önümüzde bulunan tezkerede “Türkiye’nin güney kara sınırlarına mücavir bölgelerde yaşanan gelişmeler ve süregiden çatışma ortamının millî güvenliğimiz açısından taşıdığı risk ve tehditler artarak devam etmektedir.” ifadelerine yer veriliyor. Bunun anlamı şudur: AKP’nin ballandıra ballandıra ortaya attığı komşularla sıfır sorun politikası çökmüştür. Bu çöküşün sonucunda tüm komşularla sorun yaşayan ülkemizin ulusal güvenlik sorununu çözmek de Mehmetçik’e düşmüştür. Ülkemizin en uzun sınır hattını oluşturan iki güney komşumuz Irak ve Suriye’yle ilgili olarak mevcut risklerin geç de olsa farkına varılmış olması önemli bir gelişme fakat bu durum, ülkemizin bu risklerle karşı karşıya gelmesinde yine aynı iktidarın rolü olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. 
    Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı’nda 72, Afrin harekâtında ise 53 vatan evladını kaybetti, 125 ocağa şehit ateşi düştü, 125 ocak karalar bağladı. Yanlış dış politika uygulamalarının bedelini bu 125 ocağın ödemesi hazindir. Türkiye’nin yetiştirdiği her evladının acısı 81 milyonun yüreğini dağlar. Bu yavrularımızın ruhları şad olsun. Yüce Rabb’im onların mekânını cennet eylemiştir, bu da yegâne tesellimizdir. “Yanlış dış politika” derken Türkiye’nin Orta Doğu politikasının topyekûn iflasıyla karşı karşıya olduğumuzu özellikle vurgulamak isterim. Artık güvenilir, inanılır, öngörülebilir ve tarafsız bir dış politika izleyemeyen Türkiye, bölgesinde çözüm üreten bir ülke olmaktan hızla uzaklaşmış, kriz üreten bir ülke konumuna sürüklenmiştir. 
    Arap uyanışının baş gösterdiği bölge ülkelerinin sorunlarına fırsatçı ve yayılmacı bir biçimde yaklaşan tek adam diplomasisi takip ettiği maceracı politikalar yüzünden Türkiye’nin büyük bir Suriyeli sığınmacı göçüyle karşılaşmasına neden olmuştur. Suriyeli sığınmacı krizi sadece yarattığı insani dramlar nedeniyle değil, ülkemize yüklediği ekonomik maliyetlerden dolayı da ciddi bir sorun hâline geldi. Sayın AKP Genel Başkanı, Birleşmiş Milletler oturumunda “Sınırlarımız içinde 3,5 milyonu Suriyeli olmak üzere 4 milyondan fazla sığınmacıyı dünyada başka örneği olmayan hizmetler sunarak misafir ediyoruz. Sadece Suriyeli sığınmacılar için bugüne kadar harcadığımız tutar 32 milyar doları bulmuştur.” sözleriyle durumun vahametini ortaya koymuştur. Bu 32 milyar dolar kimin cebinden çıkmıştır, hangi bütçe kaleminden karşılanmıştır? Dünyada başka örneği olmayan hizmetlerden kastedilen nedir? 32 milyar dolar harcandığını tüm dünyanın gözleri önünde dile getirmek bir övünç vesilesi mi yapılmaktadır?
    Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu tezkereyle ilgili değerlendirmemizi yaparken bazı endişelerimizi dile getirmeyi yüce Meclisimizin önünde bir görev addediyorum. Belli ki önümüzde önemli bir süreç yaşanacak. Tahran Zirvesi’nde alınan kararlar ve ardından Soçi’de Türkiye ile Rusya arasında varılan mutabakat Suriye’de önümüzdeki dönemin en önemli sınamalarından birini oluşturuyor. İki de önemli tarih sınırlaması var. Suriye’deki silahlı muhalefet unsurları ile Suriye ordusu arasında 15-20 kilometre derinliğinde silahlardan arındırılmış bir bölge 15 Ekime kadar kurulacak ve bu tarihe bütün radikal terörist gruplar bu bölgeden çekilecekler. Bu, silahlardan arındırılmış bölgede çatışan unsurlar da bütün ağır silahlarını 10 Ekim tarihine kadar geri çekmiş olacaklar. Yani gelecek hafta bugün ağır silahların çekilmiş olmasını, bugünden itibaren on iki gün sonra da silahlardan arınmış bölgenin kurulmuş olmasını bekliyoruz. Bu taahhütleri de Türkiye üstlenmiş bulunuyor. 
    Şimdi, dikkatinizi çekmek istediğim noktaya geliyorum. 15 Ekime kadar silahlardan arındırılmış bölgeden çekilmesi beklenen radikal terörist gruplar nereye gidecekler? Bu konuda Soçi’de varılan mutabakatta herhangi bir açıklık yok. Bu örgütler İdlib’in güneyinden çekilirlerse kuzeye yani Türkiye sınırlarına doğru çekileceklerdir. Bu da radikal terörist unsurların Türkiye’ye daha çok yaklaşmaları sonucunu doğuracaktır. Peki, ya bu tarihlere kadar Türkiye üstlendiği taahhütleri yerine getiremezse ne olacak? O zaman Rusya ve Suriye’nin İdlib operasyonu başlamayacak mı? Esasen bazı El Kaide uzantısı grupların Soçi Mutabakatı’nı tanımadıklarını ve silah bırakmayacaklarını açıkladıkları göz önüne alındığında Türkiye bu grupları sözle ikna edemez ise ne olacak? Böyle bir gelişme Türkiye’yle cihatçı örgütler arasındaki gerginliği yükseltmeyecek mi, hatta bir çatışmaya dahi evrilmeyecek mi? 
    Yeni şehit cenazeleri istemiyoruz. Mehmetçik üzerinden Türkiye’de aile ocaklarına ateş düşürerek dış politika yanlışlarının düzeltilmesi çabalarına girilmesini bu milletin evlatlarına yapılmış en büyük haksızlık olarak görüyoruz. Bunları neden mi söylüyorum? Hemen açıklayayım. Her şeyden önce Türkiye tarafından desteklenen muhaliflerin kurduğu Ulusal Kurtuluş Cephesi ittifakı Soçi Mutabakatı’nı memnuniyetle karşıladıklarını ancak henüz bölgeden ağır silahların çekilmediğini açıkladı. Bir yandan da çekildiği ileri sürülen bazı grupların bir kısmının Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesine taşındıkları, bunların Hatay üzerinden yani Türkiye topraklarından geçerek bu bölgeye götürüldükleri, bu grupların selefi gruplar oldukları ve Fırat Kalkanı bölgesinde Özgür Suriye Ordusu’yla birlikte tutulacakları belirtiliyor. Silah bırakmaya yanaşmayan grupların ise Türkiye’ye çekildikleri ve sınır hattımızda bulunan daha önce Özgür Suriye Ordusu’nun tutuldukları kamplara yerleştirildikleri ileri sürülüyor. Durumun vahametinin farkında mısınız sayın milletvekilleri? Türkiye’nin silahlardan arındırmakla yükümlü olduğu grupların kimi silahlarından arındırılsa bile Türkiye topraklarına giriyor ve buradan geçiriliyor kimi de Türkiye’ye sığınıyor. 
    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sırasında Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov bir basın toplantısında İdlib’dekicihatçıların Afganistan gibi diğer sıcak bölgelere gönderilecekleri yönünde söylentiler olduğunu, bunun asla kabul edilemeyeceğini, bu grupların ya yok edilmeleri gerektiğini ya da haklarında bir yargı süreci başlatılmasını beklediklerini söyledi. Lavrov ayrıca Türkiye’nin siyasi sürece hazır olan muhalifleri El Nusra’dan ayıracağını, Türkiye’nin işinin hiç de kolay olmadığını söyledi. Düşünebiliyor musunuz, SoçiMutabakatı’nı yaptığınız Rusya’nın Dışişleri Bakanı bizim böbürlene böbürlene başarı diye anlattığımız durumu kuşkuyla karşıladığını gizlemiyor. Daha da vahimini söyleyeyim, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim İdlib’egelenlerin oraya Türkiye’den giriş yaptıklarını, bu yüzden orada kimlerin bulunduğunu ve oraya nasıl ve nereden geldiklerini Türklerin bildiğini, bu grupların Türkiye’ye dönmelerinin de doğal olduğunu söylüyor. Muallim son olarak başka bir hususu daha belirtti, Lübnan haber ajansına verdiği bir mülakatta Türkiye’nin tüm yükümlülüklerini yerine getirebileceğine inandıklarını çünkü İdlib’deki tüm teröristlerin isimlerinin Türkiye tarafından bilindiğini ve bunların hepsinin Türk istihbaratının talimatlarına tabi olduğunu, yabancı terörist unsurların Suriye’yi Türkiye üzerinden terk edeceklerini söyledi. 
    Şimdi soruyoruz: Soçi Mutabakatı’nın Türkiye kamuoyuna açıklanmayan unsurlarından biri cihatçıların Türkiye toprakları üzerinden tahliyesi ise bu güvence neye dayanarak verilmiştir? Bu taahhüt Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehlikeye atmıyor mu? 
    Değerli milletvekilleri, bütün bu sözler, açıklamalar çok vahim bir duruma işaret ediyor. Bu sözler ve açıklamalar, AKP’nin dünya kamuoyunda Türkiye’nin Suriye’de “muhalefet” adı altında gruplaşan terör örgütlerini himaye ettiği şeklinde bir algının oluşmasına yol açıyor. Bu, çok kritik bir durumdur. 
    Tezkere metnine baktığımızda bu tezkerenin maceraperest bir yönetimin elinde terörle mücadele etmenin çok ötesine geçerek bir silaha dönüşebileceği endişesini taşıyoruz. Bakınız tezkere ne diyor? “Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerektiği takdirde sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi ve aynı amaçlara matuf olmak üzere yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması…” Bu tezkereyle alınacak yetki Türk Silahlı Kuvvetlerini Suriye ve Irak dışında hangi yabancı ülkelere göndermek için kullanılacak? Yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Türkiye Büyük Millet Meclisinden yetki istemeyi gerektirecek hangi durumla karşı karşıyayız? Bu tezkereyi kaleme alanların gözünde Özgür Suriye Ordusu, Suriye Ulusal Kurtuluş Cephesi ve HeyetülTahrir- Şam yabancı silahlı kuvvetler olarak mı görülüyor? 
    Bakınız değerli milletvekilleri, bu tezkereyle istenilen yetkinin ülkemizin güvenliğini korumaktan başka bir amacının olmaması gerekir. Yayılmacı bir siyaset izlemek, Mehmetçiği bu şekilde savaş alanlarına sürmek Türkiye Büyük Millet Meclisinden istenen yetkiyle bağdaşmaz. Biz bugüne kadar hükûmetlere ülkemizi ve Mehmetçiğimizi ateşe atması için değil ulusal güvenliğimizi koruması için yetki verdik. Eğer bölgedeki askerî mevcudiyetimiz genişledikçe masada kapladığımız alanın da büyüdüğü düşünülüyorsa, bu, büyük bir yanılgıdır. Böyle bir yaklaşım Türkiye Büyük Millet Meclisinin tezkerelerle verdiği yetkinin istismarı anlamına gelir. Tezkere metninde Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere karşı gerekli önlemlerin alınacağı ifade ediliyor. Peki, bugüne kadar Suriye’ye asker gönderirken Suriye’nin meşru yönetimine sorduk mu? Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden bu yönde bir karar çıktı mı? Suriye’de yönetimi devirerek bir şeriat devleti kurmak isteyen ve bugün İdlib’e sıkışmış bulunan cihatçı grupları desteklediğimiz gibi bir görüntüye ve algıya sebep olmak Suriye’nin toprak bütünlüğüne verdiğini ileri sürdüğümüz destekle nasıl bağdaşıyor? 
    Irak’la ilgili de tereddütlerimiz var. Irak petrollerini Bağdat’ın bütün itirazlarına rağmen Türkiye’ye taşıyan AKP İktidarının Irak’ın egemenliğine saygı duyduğunu söylemek mümkün müdür? Bu konuda Fransa mahkemelerinde tahkime götürüldüğümüzü ve Irak’ın hakkı olduğunu ileri sürdüğü milyarlarca dolar petrol gelirinin bizden hesabını sorduğunu bilmiyor muyuz? Irak’ın siyasi birliğinin bozulmasının Türkiye için ne derece önemli olduğunun artık anlaşılması gerekiyor. Diplomasiyi sahneye koyma zamanı çoktan geldi. AKP’nin mezhepçi, çatışmacı, yanlı ve maceracı dış politikası Orta Doğu’daki pek çok radikal grupla Hükûmetin yan yana geldiği görüntüsü yaratmış ve uluslararası itibarımızı zedelemiştir. Türkiye Orta Doğu’da geçmişte devlet politikası olarak inşa ettiği çok taraflı ve çok boyutlu ilişkilerini kaybetmiştir. Tüm bunlara karşın tek adam rejimi diplomatik yenilgilerin ve başarısızlıkların üzerini hamasi bir küresel itibar ve liderlik söylemiyle örtmeye çalışmaktadır. Oysa yapılması gereken çok basit. Her şeyden önce Suriye’de rejim değişikliğine yönelik siyasetinizi bir an önce terk ederek komşumuzda akan kanın durması ve siyasi geçiş sürecinin sağlanması için çalışın. Bunun için Şam yönetimiyle diyalog kurun. İdlib’in, Afrin’in, Aziz’in, Cerablus’un, El Bab’ın Suriye toprağı olduğunu artık kabul edin. Cihatçı örgütlere yakın olduğunuz görüntüsünden kurtulun ve Suriye’ye sürekli asker ve silah yığmayı bırakın. 
    Bizim Orta Doğu bölgesi için bir vizyonumuz var sayın milletvekilleri. Bölgede Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin Orta Doğu Barış ve İş Birliği Teşkilatını, kısaca OBİT’ikurmak, bölgenin sorunlarını çatışmacı bir zihniyetle değil, barışçı ve iş birliğine dayalı politikalarla çözmek istiyoruz. Orta Doğu’nun sorunlarına yıllarca dışarıdan müdahalelerle çözüm arandı. Artık işe yaramadığı iyice belli olan bu dış kökenli çözüm arayışlarının yol açtığı kötü gidişe “Dur” deme zamanı gelmiştir. Biz, komşu coğrafyamızın sorunlarının, bölgenin içinden gelen, bölge ülkelerinin kendilerinin önaldıkları çözüm girişimleriyle ve bölgesel sahiplenme anlayışıyla aşılmasını istiyoruz. OBİT bunun dayanağı olacaktır. 
    OBİT’le bölgede gerçekleştirilmesini hedeflediğimiz ilkeleri dikkatinize getirmek isterim. Toprak bütünlüğü, egemenliğin ve sınırların ihlal edilemez olması, kuvvet kullanımına ya da kuvvet kullanma tehdidine başvurulmaması, kitle imha silahlarının kullanımının önlenmesi, güçlü, iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi ve bir ülkenin topraklarında diğerlerine yönelik zararlı faaliyetler yürütülmesine izin verilmemesi bu ilkeler arasında yer almaktadır. Biliyor musunuz, Türkiye ile Suriye arasında 1998 yılında imzalanan Adana Anlaşması ve 2011 yılında bu anlaşmaya dayanarak yenilenen ve bugün hâlâ geçerli olan mutabakatı da bu temel ilkeler oluşturuyordu. AKP zihniyeti, ne yazık ki, mevcut hukuki belgelerin ve kazanımların lafzına ve ruhuna uygun davranmamanın bedelini Türkiye insanına yıkmaktadır. Bu anlayış değişmelidir. Biz Irak ve Suriye’ye barış, istikrar ve huzur getirilmesini istiyoruz. Böyle bir gelişmenin de geniş Orta Doğu coğrafyasında benzer bir ortamın yaygınlaşmasına katkıda bulunacağına inanıyoruz. OBİT girişimimizin bölgenin diğer ülkelerine de örnek ve ilham kaynağı olacağını düşünüyoruz. Zaten mesele de bu değil midir? Türkiye, bölge insanına, bölgedeki komşularına değer verdiği, onların beklentilerine de saygı gösterdiği takdirde bir örnek ve bir ilham kaynağı olmayacak mıdır? Ne yazık ki son on altı yıldır süren uygulamalar Türkiye’nin bölge insanı gözünde bu şekilde algılanmasının önünü kapamıştır; bunun değişmesi gerekiyor. 
    Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz bu tezkereye AKP’nin Orta Doğu’nun hamisi olma hayalleri için değil yurt topraklarına şehit cenazeleri gelmesin diye olumlu bakmak istiyoruz; biz bu tezkereye ülkemize cihatçı terörist akımını önlemek için olumlu bakmak istiyoruz; biz bu tezkereye zamanın dışişleri bakanının “öfkeli gençler” dediği IŞİD’e karşı Türk Silahlı Kuvvetlerinin eli güçlensin diye olumlu bakmak istiyoruz; biz bu tezkereye Suriye’de insani bir dram yaşanmasın diye olumlu bakmak istiyoruz.
    Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s