Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde S-400’ler krizi

Türkiye’nin mevcut koşullarda sanki bir hava savunma sistemi yokmuş gibi davranılması, S-400’lerin satın alımı ile ilgili tartışmalarda bir kavram kargaşasına yol açmakta; S-400’ler ile Patriot sisteminin kıyaslanması bu kavram kargaşasının daha da büyümesine neden olmaktadır.

Dış politikada son haftaların en güncel konusunu Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri etkileyen çoklu sorunlar ve bu sorunların yaratabileceği olası kırılmalar oluşturuyor. Tartışmaların odak noktasında da Türkiye’nin Rusya’dan alacağını açıkladığı S-400 hava savunma sistemi ile ABD’nin bu konuya giderek sertleşen bir tonda gösterdiği tepkiler yer alıyor. Tartışmanın bir tarafı Türkiye’nin askeri ve siyasi gerekçelerle S-400’leri almasını savunurken, diğer taraf ABD’nin endişelerini ve bu endişeler nedeniyle Türkiye’ye uygulayabileceği yaptırımları anlatıyor. Hatta, konunun giderek Türk-Amerikan ilişkilerinin ötesine geçip, Türkiye ile NATO arasındaki bir sorun olarak ele alınmaya başladığına tanık oluyor ve Türkiye’nin NATO üyeliğinin sorgulanabileceğine ilişkin görüşlerin dolaşıma sokulduğunu görüyoruz.

S-400’ler ve Patriotlar
Türkiye’nin mevcut koşullarda sanki bir hava savunma sistemi yokmuş gibi davranılması, S-400’lerin satın alımı ile ilgili tartışmalarda bir kavram kargaşasına yol açmakta; S-400’ler ile Patriot sisteminin kıyaslanması bu kavram kargaşasının daha da büyümesine neden olmaktadır. Yalın bir kıyaslama ile incelendiğinde, S-400’ler de Patriotlar da özünde birer füze sistemidir. Aradaki fark, birincinin tek başına (stand-alone) kendi içinde bir hava savunma sistemi olarak kullanılması, ikincinin ise topyekûn bir hava savunma sisteminin unsurlarından biri olmasıdır.
Türkiye, bir NATO üyesi olarak, örgütün her üyesi gibi ortak bir Füze Kalkanı hava savunma sisteminden yararlanmaktadır. Bu sistemin üç unsuru vardır: a) erken ihbar ve ikaz sistemleri, ki bunlar radarlardan oluşur, b) muhabere, komuta ve kontrol sistemleri, bu da iletişim alt yapısı ile hava harekât ve savunma merkezlerinin entegrasyonu ile sağlanır, c) hava savunmasının silahları ve diğer araçları, ki bunlar da füzeler, uçaklar ve uçaksavar sistemleridir. Patriotlar işte bu sistemin üçüncü unsurundaki silahlardandır. S-400’ler ise yukarıda belirtilen bu üç unsuru birden içeren bir yapıya sahiptir; yani radarı kendi içindedir, dolayısıyla tehdit algılamasını yapar, komuta ve kontrol mekanizması ile savunma emrini verir ve sonunda füzesini ateşleyerek savunmayı gerçekleştirir.
Sırf bu açıdan bakıldığında dahi, Patriotlar ile S-400’lerin birbirleriyle kıyaslanması doğru değildir. Bununla beraber, bu kıyaslama doğru olmasa da S-400’lerin füze sistemi olarak Patriotlar’dan daha üstün yetenekleri olduğunu belirtmek gerekir. Patriotların radar menzili 250 km, füze menzili 150 km, S-400’lerin ise radar menzili 600 km, füze menzili 400 km’dir. O halde, Türkiye’nin S-400’ler yönünde yaptığı tercihin yarattığı sorun nedir?

S-400’lerin entegrasyonu
Sorun, S-400’lerin ulusal ve NATO hava savunma sistemine entegre edilememesi ile başlıyor. Yani, NATO hava savunma sisteminin radarlarının Türkiye’ye yönelik olarak tespit ettikleri tehdit üzerine komuta kademesi S-400’lere komut veremez ve ateşlenmesini sağlayamaz. Tehdidin S-400’ün kendi radarı tarafından algılanması gerekiyor. Dolayısıyla, S-400 ancak bölgesel seviyede bir etkinliğe sahip olabiliyor. Oysa NATO’nun tüm üye ülkelerinin hava sahasının savunmasını öngören Füze Kalkanı sistemi, aynı tehdidi, kendi topraklarımızdaki Kürecik radarı dahil olmak üzere, birbirine entegre diğer radarlar ve erken ihbar ve ikaz sistemleri vasıtasıyla, belki çok daha önceden tespit edebiliyor ve gerekli komutu vererek silahların gereken cevabı vermelerini sağlayabiliyor.
Peki, NATO sistemine entegre edilmeden S-400’lerin kullanılması mümkün müdür? Böyle bir davranış yarardan çok zarar getirebilir. Her şeyden önce NATO ve S-400 sistemlerinin bir arada bulunması Türkiye’nin hava savunmasında ikilik yaratır. Bu ikilik NATO’nun Füze Kalkanı içinde yer alan Türkiye hava sahası üzerinde karmaşa yaratır ve NATO sisteminin devreden çıkmasına dahi yol açabilir. Son tahlilde, bu bir güvenlik zafiyetine yol açar.

ABD’nin endişesi
Ancak ABD’nin Türkiye’nin S-400’leri almasına karşı çıkarken önceliği farklı. Amerikalı askeri uzmanlar, S-400’lerin kendi içinde bulunan radar sistemlerinin bilgi toplama ve kaydetme özelliğini NATO açısından bir güvenlik riski olarak görüyorlar. Türkiye’nin S-400’leri nereye yerleştireceği sorusuna üst düzey bir yetkilimizin verdiği yanıtta “Ankara, İstanbul ya da İncirlik olabilir” şeklinde bir ifade kullanması herhalde bir dil sürçmesi idi. Zira S-400’lerin İncirlik’e konuşlandırılması olasılığı, tam da Amerikalı askeri uzmanların kâbusu olan istihbarat endişesini on ikiden vuran bir ifade olmuştu. ABD, Türkiye S-400’leri aldığı ve topraklarına konuşlandırdığı takdirde, Türkiye’yi F-35 savaş uçakları projesinden dışlamayı işte bu nedenle düşünüyor, F-35 teknolojisi ve kullanımı hakkında S-400’ler tarafından bilgi derlenip tahlil edileceğinden endişe duyuyor. Üstelik, ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlarla Mukabele Yasası (CAATSA) uyarınca, Türkiye’nin Rusya ile böyle bir alışveriş yapması nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulanması konusunda da hazırlık yapıyor.

Önceki uygulamalar neydi?
Bazı NATO ülkelerinde Rus yapımı S-300 ve S-200’lerin bulunduğu savıyla Türkiye’nin S-400 alımını haklı gösterme çabaları ise yanıltıcıdır. Yunanistan S-300’leri almamış, 1997 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi satın aldı diye Türkiye’nin itirazları ve ABD başta olmak üzere NATO müttefiklerimizin baskısı sonucu kendi topraklarında Girit Adası’nda bir depoda saklanmasına razı olmuştur. Daha önce Varşova Paktı üyesi olan bazı ülkelerde bulunan S-200 ya da benzeri sistemler ise, bu ülkeler NATO üyesi olduktan sonra kullanılması engellenecek ve NATO güvenliğine zarar vermeyecek şekilde etkisiz hale getirilmişlerdir. Esasen bunların teknolojisi de son derece eski ve S-400’ler ile kıyaslanamayacak kadar geridir. Sonuç olarak, Türkiye S-400’leri satın alırsa Avrupa-Atlantik camiasıyla zaten zayıflayan bağlarının bir kısmını daha çözmüş olacak ve Batı ile arası daha da açılacaktır. Bu durum, S-400’leri satın almanın siyasi maliyetinin ne kadar büyük olduğunu göstermeye yetiyor.

Türkiye ve NATO ilişkisi
Bu yazıda değinmek istediğim ikinci konu, S-400/F-35 tartışması üzerinden Türkiye’nin artık NATO içindeki konumunun dahi sorgulanmaya başlanması. Deniyor ki, NATO’nun kuruluş amacı olan Sovyetler Birliği artık yok, onun ardılı olan Rusya Federasyonu ile de Türkiye gayet dengeli ve iyi ilişkiler içinde. O halde, Türkiye’nin NATO içinde olma nedeni de ortadan kalkmış demekmiş. Dolayısıyla, Türkiye S-400’leri alarak Rusya ile askeri bakımdan işbirliğine girebilir, hatta bu NATO’dan ayrılmayı gerektirirse bunu dahi düşünebilirmiş…
Türkiye, Soğuk Savaş döneminde de Sovyetler Birliği ile en iyi ilişkiler içinde olan NATO üyesi idi. Bu ilişkiler paylaştığımız tarih, bitişik coğrafya ve izleyegeldiğimiz denge politikasının bir gereği idi. Birçok NATO müttefikimizin memnuniyetsizliğine rağmen, bu iyi ilişkiler Türkiye’nin ağır sanayi adımlarını başlatmış, gerek demir-çelik, gerek alüminyum tesislerini kurmada Sovyetler Birliği ile işbirliği yapmasını ve onun teknolojisinden yararlanmasını sağlamıştır. Tıpkı bugün nükleer teknoloji konusunda Mersin Akkuyu’da süren işbirliğinde olduğu gibi! Dolayısıyla Türkiye, bir taraftan NATO üyesi olmanın askeri bakımdan sağladığı güvenlik güvencesinden yararlanırken, bir diğer taraftan NATO üyesi olmayan bir ülke ile ticari, ekonomik, siyasi ilişkileri geliştirmeyi bilmiştir.
NATO’nun en önemli özelliği, bir ortak savunma örgütü olmasıdır. Bu da caydırıcılığını sağlamaktadır. Örneğin, NATO’nun bir Türk-Yunan savaşını önlediği tezinin geçersiz olduğu, Kıbrıs Barış Harekatımızı dahi engelleyemediği ileri sürülüyor. Sanki Kıbrıs Barış Harekâtı bir Türk-Yunan savaşıymış gibi… Ya da, bir Ortadoğu ülkesi Türkiye’ye bir saldırıda bulunursa, NATO müttefiklerimizin Türkiye’yi korumayacakları gibi iddialarda bulunuluyor. İyi de, herhangi bir ülkenin bir NATO üyesine saldırıda bulunması ihtimalinin nasıl olabileceği sorusu akla dahi gelmiyor. NATO üyesi olmayan bir Türkiye’nin bir Rus uçağını düşürmesi sonucunda ne gibi gelişmelerle karşılaşabileceği hiç düşünülmüyor. NATO üyesi olmanın verdiği caydırıcılığın ulusal güvenliğimizin en önemli unsurlarından biri olduğu unutturulmak isteniyor. Acaba neye hizmet etmek için?
Türkiye ile ABD arasında çözüm bekleyen birçok ikili sorun olduğu muhakkak. Örneğin, Suriye probleminin çözümünde ilerleyemememizin sebeplerinin başında da ABD ile olan görüş ayrılıklarımız geliyor. Devletlerarası ilişkilerde tarafların birbirlerini dinlemeleri ve anlamak için çaba göstermeleri önemlidir. Taraflar bir sağırlar diyaloğu içinde birbirlerine karşı sadece kendi doğrularını dayatırlarsa bir ilerleme olmayacağı gibi güven de zedelenir. Bu yaklaşım günümüz koşullarında ABD’nin de Türkiye’nin de ikili ilişkilerine bakışta değiştirmeleri gereken bir yaklaşımdır. ABD’nin ikili sorunlar yaşadığı tek NATO üyesi ülke Türkiye değildir. Ama ABD ile ikili sorunları olan diğer NATO üyelerinin hiçbirinin NATO üyeliği sorgulanmamaktadır. Dış politikaya olgun bakışın sırrı bu ayrımı yapabilmektir.

Ünal Çeviköz
Emekli Büyükelçi-CHP Dış İlişkilerden
Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı

Soru Önergesi: Türkiye SDG ile görüştü mü?

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

images

Aşağıda kayıtlı sorularımın Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim.

Ahmet Ünal ÇEVİKÖZ

İstanbul Milletvekili

ABD Savunma Bakan Yardımcısı Charles Summers, Pentagon’daki 18 Nisan 2019 tarihli basın toplantısında, “Suriye’nin kuzeyinde Türkiye kontrolünde bir güvenli bölge kurulacak mı?” sorularına, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Türkiye arasında birçok meşru konuda doğrudan görüşmelerin devam ettiğini söyleyerek yanıt vermiş ve “müttefikimiz Türkler ve ortağımız SDG arasında süren görüşmelerle alakalı yorum yapamam.” demiştir. AKP hükümetinin, Suriye’deki gelişmeler konusunda iç kamuoyunda takındığı tutumla çelişen bu ifadelerin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Bu konuyla ilgili olarak;

1. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Charles Summers’ın, Türkiye ile SDG arasında görüşmeler yapıldığını açıklaması size danışılarak mı yapılmıştır?

2. SDG ile Türkiye arasında doğrudan görüşmeler hangi tarihte başlamıştır? Günümüze kadar toplam kaç görüşme yapılmıştır?

3. SDG ile üzerinde görüşülen konular hangileridir?

4. Görüşmelerin detaylarını Türkiye kamuoyu ile ne zaman paylaşacaksınız? Görüşmeleri kamuoyundan bugüne kadar gizleme gerekçeleriniz nelerdir?

5. Suriye’deki durum hakkında SDG dışında başka hangi gruplarla görüşüyorsunuz?

Soru Önergesi: İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’dan yanıt bekliyoruz

                                    TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

 

Aşağıda kayıtlı sorularımın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim.

 

                                                                        

Ahmet Ünal ÇEVİKÖZ      

İstanbul Milletvekili

21 Nisan 2019 tarihinde, CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara’nın Çubuk ilçesinde katıldığı şehit cenazesinde saldırıya uğramıştır. Bir grup saldırgan Sayın  Kılıçdaroğlu’na tekme ve yumruk atmış ve olayların bastırılamaması nedeniyle Sayın Kılıçdaroğlu  çevredeki bir eve götürülmüştür. Sayın Kılıçdaroğlu, daha sonra zırhlı araç ile saldırgan grubun bulunduğu bölgeden uzaklaştırılmıştır. Saldırının yaşandığı bölgenin İçişleri Bakanlığı’na bağlı jandarmanın kontrolünde olması nedeniyle  İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun aşağıda belirtilen konuşmaları kamuoyu hafızasında belirmiştir.

Soylu, 10 Aralık 2017 tarihli AKP Ortahisar Olağan İlçe Kongresi’nde yaptığı konuşmada, “Kılıçdaroğlu, sana açık açık söylüyorum sen bittin.” demiştir.

Soylu, 28 Haziran 2018 tarihinde Esenler AKP İlçe Başkanlığı ziyareti sırasında ise  “Valilere müsteşarım üzerinden talimat gönderdim; CHP İl başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin” sözlerinde bulunmuştur.

Bu konuyla ilgili olarak;

1.    Türkiye’nin en köklü ve ana muhalefet partisi olan bir partinin Genel Başkanı’na Çubuk’ta 21 Nisan 2019 tarihinde yapılan saldırılarda daha önce toplumu kamplaştıran ve kutuplaştıran sözlerinizin etkisinin oranı %50’nin ne kadar üzerindedir?

2.    Anayasada mevcut haklardan kaynaklı barışçıl gösterilerde bile orantısız güç kullanarak toplanmalar engellenirken, yaşanan linç  girişiminin önüne geçilmemesinin sebepleri nelerdir?

3.    Olaylarda yaşanan güvenlik zafiyetinin sebepleri nelerdir? Konuyla ilgili olarak sorumlular hakkında gerekli işlemlere ne zaman başlanmıştır?

4.    Konuyla ilgili olarak bakanlığınıza önceden ulaşan bilgi var mıdır? Varsa, hangi tedbirler alınmıştır?

5.    Yaşanan olaydan dolayı siyasi sorumluluk alarak istifa etmeyi düşünüyor musunuz?

 

Soru önergesi: Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’dan yanıt bekliyoruz

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Aşağıda kayıtlı sorularımın Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim.

Ahmet Ünal ÇEVİKÖZ

İstanbul Milletvekili

21 Nisan 2019 tarihinde, CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara’nın Çubuk ilçesinde katıldığı şehit cenazesinde saldırıya uğramıştır. Bir grup saldırgan Sayın  Kılıçdaroğlu’na tekme ve yumruk atmış ve olayların bastırılmaması nedeniyle Sayın Kılıçdaroğlu  çevredeki bir eve götürülmüştür.  Evin dışında toplanan saldırgan grubun dağılmaması üzerine  Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar evin çevresindekilere yönelik olarak şu sözlerde bulunmuştur: “Değerli arkadaşlarım, şu ana kadar mesajlarınızı verdiniz. Tepkinizi gösterdiniz”.  Sayın Kılıçdaroğlu, zırhlı araç ile saldırgan grubun bulunduğu bölgeden uzaklaştırılmıştır. Bu konuyla ilgili olarak;

1.    Türkiye Cumhuriyeti’nin en köklü siyasi partisinin Genel Başkanı’na linç girişiminde bulunan kişilere “Değerli arkadaşlar” hitabında bulunma gerekçeniz nedir? Bu kişi veya kişileri tanıyor musunuz? Tanıyorsanız yakınlık dereceniz nedir?

2.    Kişilere yönelik olarak “şu ana kadar mesajlarınızı verdiniz” ifadesini sarf etmiş olduğunuza göre, kişilerin vermiş olduğu mesaj nedir ve bu mesaj hakkında ne zamandan beri bilgi sahibi idiniz?

 3.    Türkiye Cumhuriyeti’nin ana muhalefet liderinin ancak Milli Savunma Bakanı  ve zırhlı araçla saldırganların arasından kurtarıldığı bir ülkede, Bakan olarak görevinizi yerine getirdiğinizi düşünüyor musunuz?

4.    Bu konuyla ilgili olarak siyasi sorumluluk alarak istifa etmeyi düşünüyor musunuz?

CHP DIŞ İLİŞKİLERDEN SORUMLU GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ÜNAL ÇEVİKÖZ’DEN SRİ LANKA’DAKİ SALDIRILAR HAKKINDA BASIN AÇIKLAMASI

21 Nisan 2019 tarihinde Sri Lanka’nın başkent Kolombo da dahil olmak üzere farklı şehirlerindeki otelleri ve Paskalya ayini yapılan kiliseleri hedef alan terör saldırılarında şu ana kadar 290 kişinin hayatını kaybettiğini ve 500’den fazla kişinin yaralandığını üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayız. Bu terör saldırılarını en güçlü duygularla kınıyoruz. Sri Lanka halkının huzur ve barışını hedef alan bu hain terör saldırılarının, küresel ölçekte de olumsuz etkileri olabileceğinden endişe duyuyoruz. 

 

Başta Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti Devlet Başkanı Maithripala Sirisena olmak üzere, on yıl önce sona eren iç savaştan bu yana barış içinde yaşayan tüm Sri Lanka halkına baş sağlığı diliyor ve yaralılar için acil şifa temenni ediyoruz.  

 

Saldırılarda hayatlarını kaybeden vatandaşlarımız Serhan Selçuk Nariçi ile Yiğit Ali Çavuş’a Allah’tan rahmet diliyor, acılı ailelerine sabır dileklerimizi iletiyoruz.   

Cumhuriyet Halk Partisi Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’den Emmanuel Macron Tarafından Resmi Gazetede Yayımlanarak Yürürlüğe Giren 24 Nisan’ı “Ermeni Soykırımını Anma Günü” Olarak Tanıyan Karara Ve İtalyan Hükümetinin “Sözde Ermeni Soykırımını Resmi Olarak Tanıması Ve Bunu Uluslararası Alanda Savunmasını” İsteyen Önergeye İlişkin Basın Açıklaması

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 24 Nisan’ı “Ermeni Soykırımını Anma Günü” olarak tanıdığı Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmesini şiddetle kınıyoruz.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Fransa Cumhurbaşkanı ve uluslararası kamuoyuna, yürürlüğe giren karardan duyduğumuz rahatsızlığı iletmek ve parti olarak Fransa Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarına ilişkin olarak daha önce yaptığımız açıklamayı yinelemek isteriz.

1915 yılında hem Ermeniler için hem Türkler için büyük bir travma yaratan olaylar, her iki halkın hafızasında derin yaralar bırakan bir trajediyi oluşturmaktadır. Bu trajedinin izlerini silmek ve hafızalarda bıraktığı yaraları onarmak için her iki toplumun aynı kararlılıkla hareket etmesi gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak üçüncü ülkelerin yersiz kararlar almaları çözümsüzlüğü büyütmektedir.

Macron’un 24 Nisan’ı Anma Günü olarak tanıması, AİHM’in konuyla ilgili kararlarına aykırıdır. Bu “sembolik” hareketin, barışa hizmet etmeyeceği ve Türkiye ile Ermenistan ilişkilerine yarar sağlamayacağı açıktır.

İtalya hükümetinin “sözde Ermeni soykırımını resmi olarak tanıması ve bunu uluslararası alanda savunmasını” isteyen önergenin, İtalya Parlamentosu’nda kabul edilmesi de uluslararası hukuka aykırı atılan bir diğer adımı oluşturmaktadır. Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde popülist yaklaşımlarla alınan kararlar, Türkiye ile Ermenistan arasında kurulmaya çalışılan köprüleri temelinden sarsacak nitelik taşımaktadır. Bu durumun bilinci ile hareket etmek bütün üçüncü ülkelerin ve toplumların vicdanını ilgilendiren bir konu olmalıdır. Parlamenterler tarihi konuların ilgili ülkelerin kendi aralarında çözüme kavuşturulmasını desteklemeli ve bu konulara taraf olmamalıdırlar.

CUMHURİYET HALK PARTİSİ DIŞ İLİŞKİLERDEN SORUMLU GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ÜNAL ÇEVİKÖZ’DEN SUDAN HAKKINDA BASIN AÇIKLAMASI

TELEMMGLPICT000193787878_trans_NvBQzQNjv4BqKJfxCB22gRzpBuuODuVIYp8aCNctvEEBHJFkN_RNg0MSudan’da yaşanan gelişmeler tarafımızca yakından ve büyük bir duyarlılıkla izlenmektedir.

Bilindiği gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 1564 sayılı kararı ile kurulan soruşturma komisyonu Ocak 2005’te Birleşmiş Milletler’e (BM) sunduğu raporunda Sudan’ın Darfur bölgesinde insanlığa karşı suç, savaş suçu ve soykırım suçu işlendiğine dair bulgular olduğu düşüncesiyle konunun Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) havalesini önermiştir. BMGK da 31 Mart 2005’te aldığı 1593 sayılı karar ile konuyu UCM’ye havale etmiştir. UCM, Sudan Devlet Başkanı Ömer El-Beşir’i Roma Statüsü’nün 25. Maddesi (kişisel sorumluluk) uyarınca, yukarıda belirtilen suçların faili olmakla itham etmektedir ve 2009 ve 2010 yıllarında hakkında tutuklama kararı vermiştir.

Sudan’da son olarak yaşanan antidemokratik uygulamalar ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar toplumsal dinamikleri de harekete geçirmiştir. Yeni oluşacak yönetimin halkın talepleri doğrultusunda hareket etmesi ve suçun cezasız kalmaması ilkesi doğrultusunda uluslararası hukuka da saygı göstermesi bu aşamadan sonra büyük önem kazanmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi olarak askeri müdahalelere şiddetle karşı olduğumuzu, Sudan’da hukukun üstünlüğünün ve demokrasinin işletilmesinin ivedilikle sağlanmasını beklediğimizi belirtmek isteriz.

Sudan ile bundan sonrası için ikili ilişkiler devam ettirilmeli, ülkenin demokratik zemine kavuşmasına katkı sağlanmalıdır. AKP iktidarı, Mısır’da yaptığı hataları tekrarlamamalı, ideolojik saplantılarla hareket etmemelidir.

Sudan’da yaşananlar, Afrika ve Orta Doğu ülkelerinin huzur, barış ve istikrarı için büyük önem taşımaktadır. Sudan halkının haklı taleplerinin, sivillerden oluşacak kapsayıcı bir geçiş hükümetiyle karşılanmaya başlanması yönündeki beklentilere katılıyoruz.

PACE Speech: The role and responsibilities of political leaders in combating hate speech and tolerance

56848142_305778133450815_145339227985412096_n

Mr / Mrs. President,
Honorable members of the Assembly,

I take the floor to comment on the report for the role and responsibilities of political leaders in combating hate speech and intolerance.

Let me start by expressing my appreciation to the rapporteur for her effort to deal with one of the most important deficiencies of politics today. The report addresses very accurately the problem of hate speech and intolerance which causes increasing discrimination and disharmony in our societies.

Socio-cultural differences in societies enrich culture and increase pluralism. But they can also be exploited by populism. It is sad to observe that growth of right populism is increasing in many member countries of this organisation. The ruling parties position themselves as “us” and create an imaginative “them”. “Them” can be anyone and everyone who does not share the same views with the ruling elite. “Them” can become enemy of the state, of the system or “them” can be positioned against the self-defined values of the ruling authority.

“Us” vs. “them” rhetoric feeds populism, it is against the cultural diversity in a society and can even build “illusory” walls between different segments of society. It erodes the diversity of the society and creates discrimination among the people based on race, ethnicity, religion or sect. This discriminative discourse can also lead to disharmony, instability and disturbance of peace in societies.

Honorable members of the Assembly,

Ten days ago, Turkey went through a very crucial local election process. Crucial because of Turkey’s fragile economy and because of an unsettling change in the parliamentary system to create a so-called Presidential government system, which caused confusion in governance, eliminated separation of powers and eroded the rule of law. During the election campaign, the alliance of the governing parties alleged that the opposition parties were in cooperation with terrorist organizations. That was a striking example of positioning “us” vs. “them” and it was even beyond the concept of hate speech, dividing the country with strong hatred. It is also a common practice of governing authorities in Turkey to blame ethnic minorities and to create discrimination endangering the social harmony of the people.

Feeding racist, xenophobic and intolerant discourse in politics cannot cover up the daily misdemean of authoritarianism and opponents of democracy. It only increases polarization in a society and creates unnecessary tension. When it is used in election periods it becomes much more important because it completely violates the democratic processes and aims to create an unjust, unfair and anti-democratic bias among the public.

Honorable members of the Assembly,

I particularly appreciate the fact that this report emphasises Article 10 and Article 17 of the European Convention on Human Rights. Let us support the recommendations of this report to prevent the increase of hate speech and let us hope that it will become a major reference for all the progressive forces who believe in peace and democracy.

Thank you.

PACE Speech: Promoting parliaments free of sexism and sexual harassment

Promoting parliaments free of sexism and sexual harassment

56565466_305498860145409_252202923457511424_nMr / Mrs. President,
Honorable members of the Assembly,

I asked for the floor to comment on the report for “Promoting parliaments free of sexism and sexual harassment” and I take this opportunity to express my sincere appreciation and congratulations to the rapporteur for the preparation of this report which will become a significant reference document for our future work.

On December 5th, 1934, Turkey accepted women’s right to vote and to be elected. Since then, women are active in Turkish politics. Unfortunately, in the UN’s 2017 “Women in Politics” report, Turkey’s rank is 132 among the UN members. In the 2018 general elections, only 104 women parliamentarians were elected to the Turkish parliament out of 600 seats. This is only 17% and it is a serious underrepresentation. Women’s participation in politics in my country should definitely be improved and presence should be increased.

Turkey was one of the first signatories of “Council of Europe Convention on Preventing and Combating Violence against Women and Domestic Violence” namely the Istanbul Convention. Turkey is also a member of GREVIO. But Turkey is nowadays facing criticism from some Islamic NGOs and also from a government sponsored NGO named “KADEM”. Main set of criticisms are alleging that gender equality will “violate families,” “create ungendered youth,” “enhance creation of secular generations.” Within the framework of these criticisms, one of the projects of the Ministry of Education funded jointly by the EU and Turkey is now in serious jeopardy.

In Turkey, “The Committee on Monitoring of Violence against Women,” which is an essential mechanism for facilitating organizational coordination at the national level, convenes annually with the participation of representatives from relevant public organizations, universities, and NGOs. The term of sexual harassment is regulated in Article 105 of the Turkish Criminal Code (TCC) and also in the 24th and 25th Articles of the Labor Act. So in theory, women should feel quite confident that they are not facing any challenge of gender inequality, harassment or violence.

But Violence against women is not only “physical”, it can also be “sexual”, “psychological”, “economic” and “verbal”. These kinds of harassments and intimidations make women vulnerable in the society. Women politicians too are targeted because of their gender; they are blamed as “incapable,” and they face “verbal” violence.

In January, together with my colleagues from the Republican People’s Party, we participated and strongly supported the #NotInMyParliamentmovement and carried the concept and the initiative to our own national parliament to promote gender equality in each and every level of employment as well as in politics.

I therefore underline once more the importance of this report and support it entirely.
Thank you.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: