Cumhuriyetimizin 95. Yılı

44958953_245771002784862_8892651995920334848_nEgemenliğin tek bir kişiden alınıp milletimize verildiği, gurur ve coşkuyla kutladığımız bu anlamlı günde Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve bütün şehitlerimizi saygıyla anıyorum.

Cumhuriyetimizin Kuruluşu’nun 95. yılı kutlu olsun.

 

Politikyol: Nasıl bir dış politika?

Türkiye son yıllarda dış politikada güvenilirliğini ve inandırıcılığını kaybeden bir çizgi izliyordu ama uluslararası anlaşmaların uygulanması konusunda bir zafiyet içinde olabileceği hiç beklenmiyordu. 2 Ekim tarihinde İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’na girdikten sonra canlı olarak dışarı çıkamayan gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın hazin sonu maalesef Türkiye’yi artık bu konuda da güven vermeyen bir ülke konumuna soktu.

WhatsApp-Image-2018-10-24-at-09.51.50

Bugün Türkiye’nin dış politikasında her konunun önüne geçen üç temel mesele var. Bu meselelerin ilki, Ortadoğu’da yapılan hatalar; ikincisi, Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinde inandırıcılığın ortadan kalkması; üçüncü olanı da NATO gibi Avrupa-Atlantik güvenlik yapılanmalarında en önemli müttefiklerimizden biri olan ABD’nin güveninin kaybedilmesi. Bu üç ana dosyanın oluşturduğu zincir Türkiye’nin dış politikasının temel ilkelerinden koparıldığının ve saptırıldığının en güçlü kanıtlarıdır; tarafsızlık, inandırıcılık ve güvenilirlilik,.

Çok değil, henüz on yıl kadar önce aslında dış politika pek de bugünkü gibi içler acısı bir durumda değildi. Aksine, Türkiye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi olmayan üyelik seçimlerinde aday olmuş ve ezici bir çoğunlukla seçimi kazanarak tüm uluslararası toplumun dikkatini çekmişti. Hatalar zinciri Türkiye’nin bölgede en güvenilir aktör olarak görülmesi ve inandırıcılığı ile sorunların çözümünde başvurulacak bir yüksek akıl olması imkanlarını kısa sürede yok etmiştir.

Türkiye, Ortadoğu’da tarafsız bir bölge gücü olma özelliğinden yoksun kaldığı için bugün Ortadoğu’nun ideolojik çekişmelerinin sahnesi haline getirilmiştir. Cemal Kaşıkçı’nın hazin katli, özünde Vahabilik ile Müslüman Kardeşler çatışmasının bir insanın vahşice yok edilmesi şeklinde ifadesini bulan bir terör cinayetidir. Ancak Türkiye için daha vahim olanı, Türkiye’nin 1963 tarihli Konsolosluk İlişkilerini düzenleyen Viyana Sözleşmesi’nin uygulanması konusunda bir zaafiyet içine düştüğü görüntüsüdür.

Türkiye, Kaşıkçı’nın öldürülüşü ile ilgili tüyler ürpertici ses kayıtlarına sahip olduğu iddiaları yüzünden, ülkede zaten yok edildiği düşünülen basın özgürlüğünün, gerektiğinde pek ala devlet sırlarının ifşa edilmesi sonucunu dahi doğurabilecek şekilde maniple edildiği zannıyla şüphe altındadır. Öte yandan Türkiye’nin, içinde bulunduğu ve artık dünyada duymayanın kalmadığı ekonomik sıkıntılarına çare olabileceği umuduyla, Suudi Arabistan yönetimini bu konuda fazla rahatsız etmemek için Viyana Konsolosluk Sözleşmesi’nden doğan hak ve yükümlülüklerini de yerine getirmediği algısı yayılmıştır.

Türkiye’nin Ortadoğu politikasında ivedilikle değişmesi gereken üç temel politika uygulaması var: İdeolojik dış politikadan derhal arınarak tarafsızlık ilkesini yeniden kucaklamak; çatışmacı çözüm yaklaşımından derhal vazgeçerek bölge halklarıyla kucaklaşan barışçı bir dış politika uygulamasına geri dönmek; kutuplaştırıcı yaklaşımlardan arınmış, bütünleştirici ve birleştirici projeler üretmek suretiyle bölgesel sahiplenmeyi güçlendirmek.

Türkiye, bu üç ilkeye dayalı bir dış politika anlayışı ile Ortadoğu’da yol almak istediği takdirde “değerli yalnızlık” olarak adlandırılan sözde teselliden de kurtulacak ve bölgenin kendi ayakları üzerinde durabileceği güçlü bir sahiplenmeye ön ayak olabilecektir. İşte bütün mesele de budur; Ortadoğu’nun birbirleriyle rekabet içinde yıpranan “bölgesel güç”lere değil, kendi içinde kendini sahiplenen bir “güçlü bölge” olmaya ihtiyacı vardır.

Böyle bir güçlü bölge yaratabilmenin ilk adımlarını atmak için Türkiye’nin Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı (OBİT) adı altında bir girişime ön ayak olması gerekir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ortaya attığı bu barış ve işbirliği fikri, bugün için bölgede süren çatışmalar, sınır ötesi ihtilaflar, iç savaş ve mülteci sorunları ile tam bir cadı kazanına dönen Ortadoğu görüntüsüne rağmen gerçekçilikten uzak bir düşünce değildir. Önemli olan, bu fikrin üzerinde samimiyet ve inandırıcı bir ısrarlarla durmak, bu fikri başta Türkiye’nin üç sınır komşusu olan İran, Irak ve Suriye ile şeffaf bir şekilde paylaşabilmek, tartışabilmektir.

Ortadoğu’da yeni bir örgütlenmeye, barışı kurmak ve yaygınlaştırmak için yeni girişimlere ihtiyaç olduğu fikri bir süredir dile getiriliyor. İleri sürülen fikirler arasında bir “Arap NATO’su”ndan söz edilmesi, teşhisin yanlış yapıldığını, dolayısıyla tedavinin de yanlış yerde arandığını gösteriyor. Ortadoğu’da bir “ortak savunma örgütü”ne değil, “ortak güvenlik” anlayışına dayalı, işbirliği ve bölgesel sahiplenmeye ihtiyaç vardır. OBİT önerisi ile başlatılmak istenen de bölgesel sahiplenme ile barışa açılan kapıyı aralama sürecidir.

Türkiye, dış politikasında bocalıyor, bocaladıkça uluslararası ortamda itibarını kaybediyor, kaybettikçe de hata üzerine hata yapmaya devam ediyor. Ortadoğu gibi uluslararası ilişkilerin en önemli sorunlarının iri bir yumak haline geldiği, dış güçlerin müdahaleleriyle bu yumağın çözümü neredeyse imkansız bir kördüğüme dönüştüğü bir bölgede Türkiye sorunların çözümüne değil, sorunların kemikleşmesine katkı sağlayan bir ülke haline gelmiştir. Bölgesel iyi komşuluk politikalarını geliştirmek, tarafsız ve adil bir yaklaşım yerine dar görüşlü mezhep kavgaları içinde taraf tutan bir aktör olarak algılanır hale gelmek Türkiye’nin Ortadoğu’daki en önemli hatasıdır.

Başta Mısır ve İsrail olmak üzere, bölgenin beş önemli ülkesinde Büyükelçi bulunduramayan, bu nedenle de Doğu Akdeniz’deki bütün dengelerin aleyhine gelişmesine yol açan Türkiye’nin şimdi önünde önemli bir sınav var: Suudi Arabistan’ın Türkiye’nin güvenilirliğini sıfırlayan Konsolosluk cinayeti üzerine Türkiye nasıl bir adım atacaktır? Uluslararası toplumun hemen her üyesinin gösterdiği tepkilerle uyumlu olarak Suudi Arabistan ile olan ilişkilere daha mesafeli bir yaklaşım ve tepkisini dile getiren bir adım mı, yoksa çifte standarda örnek olarak görülecek, finansman odaklı, insan yaşamını hiçe sayan bir adım mı? Ortadoğu Türkiye ile ayağa kalkacak ise, doğru olan birinci yaklaşımdır.

Çeviköz’ün Kaşıkçı ve Brunson konusundaki Basın Açıklaması

IMG_9133

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Ünal Çeviköz, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın kaybolması olayına ilişkin, “Bu olay Türkiye’deki özgürlüklerin bir şekilde ihlal edildiği sonucunun ortaya çıkmasına sebep olmuş ve bir gazeteci maalesef bizim ülkemizde, bizim topraklarımızda katledilmiştir.” dedi.

Video için tıklayınız

Çeviköz, Mecliste düzenlediği basın toplantısında, son günlerde Türkiye’yi ciddi şekilde etkileyen, ülkenin itibar kaybına ve uluslararası alanda da imajının zedelenmesine yol açan bazı olayların yaşandığını söyledi.

Bunların başında Washington Post yazarı Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, resmi işlemler için Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’na girdikten sonra kaybolması olayının geldiğini ifade eden Çeviköz, bunun son derece vahim bir gelişme olduğunu aktardı.

Kaşıkçı olayının, her şeyden önce Türkiye’nin 1963 tarihli konsolosluk ilişkilerinin düzenlemesine ilişkin Viyana Sözleşmesi’nin gereğini zamanında yerine getirmediği sonucunu ortaya çıkardığını öne süren Çeviköz, şunları kaydetti:

“Bu durum uluslararası toplum nezdinde imajımızı ciddi şekilde zedeliyor. Söz konusu sözleşmenin 41. maddesi adli konularda konsolosluk çalışanlarının herhangi bir şekilde diplomat gibi dokunulmazlıklarının olmadığını gösteriyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, Kaşıkçı’nın kaybolmasından 15 gün sonra bir inceleme başlattı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının, konsolosu ifade vermeye davet yetkisi varken başkonsolos dün Türkiye’yi terketti. Bu aslında ilgili başkonsolosun bir daha Türkiye’ye gelmeyeceği şeklinde bir sonuç doğurmaktadır. Çünkü tekrar Türkiye’ye döndüğü takdirde ifade vermeye çağrılacak hatta belki sözleşmenin verdiği yetkiye göre tutuklanacaktır. Dolayısıyla bir olayı örtbas etme çabası söz konusudur. Süreç için Suudi Arabistan Kralı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etmiştir. Bu da aslında olayın üzerine daha fazla gidilmemesi için edilmiş bir teşekkürdür. Bu olay Türkiye’deki özgürlüklerin bir şekilde ihlal edildiği sonucunun ortaya çıkmasına sebep olmuş ve bir gazeteci maalesef bizim ülkemizde, bizim topraklarımızda katledilmiştir.”

Brunson’un serbest bırakılması sonrasında ABD Başkanı Donald Trump’un Cumhurbaşkanı’na teşekkür ettiğini aktaran Çeviköz, “Türkiye’de yaşanan bu iki olayla ilgili teşekkür, Türkiye’nin güvenlik ya da yargı makamlarına değil de tek adam rejiminin simgesi haline gelmiş bir kişiye yapılıyorsa Türkiye’nin ciddi bir itibar kaybıyla karşı karşıyayız. Türkiye böyle bir algı ile uluslararası arenada imajını kaybetmiştir. Bu iki konu üzerinden önümüzdeki dönemde Türkiye’de adaletin eşitlikçi bir şekilde işlemediğini ortaya atacaklar ve bu da bizim aleyhimizde kullanılacaktır.” görüşünü dile getirdi.

3 Ekim 2018 tarihli TSK’nın Irak ve Suriye’deki tezkere hk konuşmam

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin Irak ve Suriye topraklarındaki varlığını bir yıl uzatma talebiyle Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan tezkere hakkında Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlarım. 
 

Video linki için tıklayınız.

 

Değerli milletvekilleri, 2003 yılından beri güney sınırlarımız boyunca bir türlü dinmek bilmeyen bir istikrarsızlık hüküm sürüyor. Bu istikrarsızlık son on beş yılda Türkiye’ye yönelik tehditlerin de artmasına yol açtı. Ancak bu tehditlerin artmasını sadece dış faktörlere bağlamak yanıltıcı olur. Tespitleri ve teşhisi doğru yapalım, yapalım ki tedavinin de doğru olmasına yardımcı olalım. Türkiye’nin güney sınırlarında ulusal güvenliğimize yönelik olarak artan tehditlerin büyümesinin sebeplerinin başında son on altı yıldır izlenen yanlış dış politika uygulamaları gelmektedir. Bugün önümüzde bulunan tezkerede “Türkiye’nin güney kara sınırlarına mücavir bölgelerde yaşanan gelişmeler ve süregiden çatışma ortamının millî güvenliğimiz açısından taşıdığı risk ve tehditler artarak devam etmektedir.” ifadelerine yer veriliyor. Bunun anlamı şudur: AKP’nin ballandıra ballandıra ortaya attığı komşularla sıfır sorun politikası çökmüştür. Bu çöküşün sonucunda tüm komşularla sorun yaşayan ülkemizin ulusal güvenlik sorununu çözmek de Mehmetçik’e düşmüştür. Ülkemizin en uzun sınır hattını oluşturan iki güney komşumuz Irak ve Suriye’yle ilgili olarak mevcut risklerin geç de olsa farkına varılmış olması önemli bir gelişme fakat bu durum, ülkemizin bu risklerle karşı karşıya gelmesinde yine aynı iktidarın rolü olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. 
    Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı’nda 72, Afrin harekâtında ise 53 vatan evladını kaybetti, 125 ocağa şehit ateşi düştü, 125 ocak karalar bağladı. Yanlış dış politika uygulamalarının bedelini bu 125 ocağın ödemesi hazindir. Türkiye’nin yetiştirdiği her evladının acısı 81 milyonun yüreğini dağlar. Bu yavrularımızın ruhları şad olsun. Yüce Rabb’im onların mekânını cennet eylemiştir, bu da yegâne tesellimizdir. “Yanlış dış politika” derken Türkiye’nin Orta Doğu politikasının topyekûn iflasıyla karşı karşıya olduğumuzu özellikle vurgulamak isterim. Artık güvenilir, inanılır, öngörülebilir ve tarafsız bir dış politika izleyemeyen Türkiye, bölgesinde çözüm üreten bir ülke olmaktan hızla uzaklaşmış, kriz üreten bir ülke konumuna sürüklenmiştir. 
    Arap uyanışının baş gösterdiği bölge ülkelerinin sorunlarına fırsatçı ve yayılmacı bir biçimde yaklaşan tek adam diplomasisi takip ettiği maceracı politikalar yüzünden Türkiye’nin büyük bir Suriyeli sığınmacı göçüyle karşılaşmasına neden olmuştur. Suriyeli sığınmacı krizi sadece yarattığı insani dramlar nedeniyle değil, ülkemize yüklediği ekonomik maliyetlerden dolayı da ciddi bir sorun hâline geldi. Sayın AKP Genel Başkanı, Birleşmiş Milletler oturumunda “Sınırlarımız içinde 3,5 milyonu Suriyeli olmak üzere 4 milyondan fazla sığınmacıyı dünyada başka örneği olmayan hizmetler sunarak misafir ediyoruz. Sadece Suriyeli sığınmacılar için bugüne kadar harcadığımız tutar 32 milyar doları bulmuştur.” sözleriyle durumun vahametini ortaya koymuştur. Bu 32 milyar dolar kimin cebinden çıkmıştır, hangi bütçe kaleminden karşılanmıştır? Dünyada başka örneği olmayan hizmetlerden kastedilen nedir? 32 milyar dolar harcandığını tüm dünyanın gözleri önünde dile getirmek bir övünç vesilesi mi yapılmaktadır?
    Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu tezkereyle ilgili değerlendirmemizi yaparken bazı endişelerimizi dile getirmeyi yüce Meclisimizin önünde bir görev addediyorum. Belli ki önümüzde önemli bir süreç yaşanacak. Tahran Zirvesi’nde alınan kararlar ve ardından Soçi’de Türkiye ile Rusya arasında varılan mutabakat Suriye’de önümüzdeki dönemin en önemli sınamalarından birini oluşturuyor. İki de önemli tarih sınırlaması var. Suriye’deki silahlı muhalefet unsurları ile Suriye ordusu arasında 15-20 kilometre derinliğinde silahlardan arındırılmış bir bölge 15 Ekime kadar kurulacak ve bu tarihe bütün radikal terörist gruplar bu bölgeden çekilecekler. Bu, silahlardan arındırılmış bölgede çatışan unsurlar da bütün ağır silahlarını 10 Ekim tarihine kadar geri çekmiş olacaklar. Yani gelecek hafta bugün ağır silahların çekilmiş olmasını, bugünden itibaren on iki gün sonra da silahlardan arınmış bölgenin kurulmuş olmasını bekliyoruz. Bu taahhütleri de Türkiye üstlenmiş bulunuyor. 
    Şimdi, dikkatinizi çekmek istediğim noktaya geliyorum. 15 Ekime kadar silahlardan arındırılmış bölgeden çekilmesi beklenen radikal terörist gruplar nereye gidecekler? Bu konuda Soçi’de varılan mutabakatta herhangi bir açıklık yok. Bu örgütler İdlib’in güneyinden çekilirlerse kuzeye yani Türkiye sınırlarına doğru çekileceklerdir. Bu da radikal terörist unsurların Türkiye’ye daha çok yaklaşmaları sonucunu doğuracaktır. Peki, ya bu tarihlere kadar Türkiye üstlendiği taahhütleri yerine getiremezse ne olacak? O zaman Rusya ve Suriye’nin İdlib operasyonu başlamayacak mı? Esasen bazı El Kaide uzantısı grupların Soçi Mutabakatı’nı tanımadıklarını ve silah bırakmayacaklarını açıkladıkları göz önüne alındığında Türkiye bu grupları sözle ikna edemez ise ne olacak? Böyle bir gelişme Türkiye’yle cihatçı örgütler arasındaki gerginliği yükseltmeyecek mi, hatta bir çatışmaya dahi evrilmeyecek mi? 
    Yeni şehit cenazeleri istemiyoruz. Mehmetçik üzerinden Türkiye’de aile ocaklarına ateş düşürerek dış politika yanlışlarının düzeltilmesi çabalarına girilmesini bu milletin evlatlarına yapılmış en büyük haksızlık olarak görüyoruz. Bunları neden mi söylüyorum? Hemen açıklayayım. Her şeyden önce Türkiye tarafından desteklenen muhaliflerin kurduğu Ulusal Kurtuluş Cephesi ittifakı Soçi Mutabakatı’nı memnuniyetle karşıladıklarını ancak henüz bölgeden ağır silahların çekilmediğini açıkladı. Bir yandan da çekildiği ileri sürülen bazı grupların bir kısmının Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesine taşındıkları, bunların Hatay üzerinden yani Türkiye topraklarından geçerek bu bölgeye götürüldükleri, bu grupların selefi gruplar oldukları ve Fırat Kalkanı bölgesinde Özgür Suriye Ordusu’yla birlikte tutulacakları belirtiliyor. Silah bırakmaya yanaşmayan grupların ise Türkiye’ye çekildikleri ve sınır hattımızda bulunan daha önce Özgür Suriye Ordusu’nun tutuldukları kamplara yerleştirildikleri ileri sürülüyor. Durumun vahametinin farkında mısınız sayın milletvekilleri? Türkiye’nin silahlardan arındırmakla yükümlü olduğu grupların kimi silahlarından arındırılsa bile Türkiye topraklarına giriyor ve buradan geçiriliyor kimi de Türkiye’ye sığınıyor. 
    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sırasında Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov bir basın toplantısında İdlib’dekicihatçıların Afganistan gibi diğer sıcak bölgelere gönderilecekleri yönünde söylentiler olduğunu, bunun asla kabul edilemeyeceğini, bu grupların ya yok edilmeleri gerektiğini ya da haklarında bir yargı süreci başlatılmasını beklediklerini söyledi. Lavrov ayrıca Türkiye’nin siyasi sürece hazır olan muhalifleri El Nusra’dan ayıracağını, Türkiye’nin işinin hiç de kolay olmadığını söyledi. Düşünebiliyor musunuz, SoçiMutabakatı’nı yaptığınız Rusya’nın Dışişleri Bakanı bizim böbürlene böbürlene başarı diye anlattığımız durumu kuşkuyla karşıladığını gizlemiyor. Daha da vahimini söyleyeyim, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim İdlib’egelenlerin oraya Türkiye’den giriş yaptıklarını, bu yüzden orada kimlerin bulunduğunu ve oraya nasıl ve nereden geldiklerini Türklerin bildiğini, bu grupların Türkiye’ye dönmelerinin de doğal olduğunu söylüyor. Muallim son olarak başka bir hususu daha belirtti, Lübnan haber ajansına verdiği bir mülakatta Türkiye’nin tüm yükümlülüklerini yerine getirebileceğine inandıklarını çünkü İdlib’deki tüm teröristlerin isimlerinin Türkiye tarafından bilindiğini ve bunların hepsinin Türk istihbaratının talimatlarına tabi olduğunu, yabancı terörist unsurların Suriye’yi Türkiye üzerinden terk edeceklerini söyledi. 
    Şimdi soruyoruz: Soçi Mutabakatı’nın Türkiye kamuoyuna açıklanmayan unsurlarından biri cihatçıların Türkiye toprakları üzerinden tahliyesi ise bu güvence neye dayanarak verilmiştir? Bu taahhüt Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehlikeye atmıyor mu? 
    Değerli milletvekilleri, bütün bu sözler, açıklamalar çok vahim bir duruma işaret ediyor. Bu sözler ve açıklamalar, AKP’nin dünya kamuoyunda Türkiye’nin Suriye’de “muhalefet” adı altında gruplaşan terör örgütlerini himaye ettiği şeklinde bir algının oluşmasına yol açıyor. Bu, çok kritik bir durumdur. 
    Tezkere metnine baktığımızda bu tezkerenin maceraperest bir yönetimin elinde terörle mücadele etmenin çok ötesine geçerek bir silaha dönüşebileceği endişesini taşıyoruz. Bakınız tezkere ne diyor? “Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerektiği takdirde sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi ve aynı amaçlara matuf olmak üzere yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması…” Bu tezkereyle alınacak yetki Türk Silahlı Kuvvetlerini Suriye ve Irak dışında hangi yabancı ülkelere göndermek için kullanılacak? Yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Türkiye Büyük Millet Meclisinden yetki istemeyi gerektirecek hangi durumla karşı karşıyayız? Bu tezkereyi kaleme alanların gözünde Özgür Suriye Ordusu, Suriye Ulusal Kurtuluş Cephesi ve HeyetülTahrir- Şam yabancı silahlı kuvvetler olarak mı görülüyor? 
    Bakınız değerli milletvekilleri, bu tezkereyle istenilen yetkinin ülkemizin güvenliğini korumaktan başka bir amacının olmaması gerekir. Yayılmacı bir siyaset izlemek, Mehmetçiği bu şekilde savaş alanlarına sürmek Türkiye Büyük Millet Meclisinden istenen yetkiyle bağdaşmaz. Biz bugüne kadar hükûmetlere ülkemizi ve Mehmetçiğimizi ateşe atması için değil ulusal güvenliğimizi koruması için yetki verdik. Eğer bölgedeki askerî mevcudiyetimiz genişledikçe masada kapladığımız alanın da büyüdüğü düşünülüyorsa, bu, büyük bir yanılgıdır. Böyle bir yaklaşım Türkiye Büyük Millet Meclisinin tezkerelerle verdiği yetkinin istismarı anlamına gelir. Tezkere metninde Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere karşı gerekli önlemlerin alınacağı ifade ediliyor. Peki, bugüne kadar Suriye’ye asker gönderirken Suriye’nin meşru yönetimine sorduk mu? Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden bu yönde bir karar çıktı mı? Suriye’de yönetimi devirerek bir şeriat devleti kurmak isteyen ve bugün İdlib’e sıkışmış bulunan cihatçı grupları desteklediğimiz gibi bir görüntüye ve algıya sebep olmak Suriye’nin toprak bütünlüğüne verdiğini ileri sürdüğümüz destekle nasıl bağdaşıyor? 
    Irak’la ilgili de tereddütlerimiz var. Irak petrollerini Bağdat’ın bütün itirazlarına rağmen Türkiye’ye taşıyan AKP İktidarının Irak’ın egemenliğine saygı duyduğunu söylemek mümkün müdür? Bu konuda Fransa mahkemelerinde tahkime götürüldüğümüzü ve Irak’ın hakkı olduğunu ileri sürdüğü milyarlarca dolar petrol gelirinin bizden hesabını sorduğunu bilmiyor muyuz? Irak’ın siyasi birliğinin bozulmasının Türkiye için ne derece önemli olduğunun artık anlaşılması gerekiyor. Diplomasiyi sahneye koyma zamanı çoktan geldi. AKP’nin mezhepçi, çatışmacı, yanlı ve maceracı dış politikası Orta Doğu’daki pek çok radikal grupla Hükûmetin yan yana geldiği görüntüsü yaratmış ve uluslararası itibarımızı zedelemiştir. Türkiye Orta Doğu’da geçmişte devlet politikası olarak inşa ettiği çok taraflı ve çok boyutlu ilişkilerini kaybetmiştir. Tüm bunlara karşın tek adam rejimi diplomatik yenilgilerin ve başarısızlıkların üzerini hamasi bir küresel itibar ve liderlik söylemiyle örtmeye çalışmaktadır. Oysa yapılması gereken çok basit. Her şeyden önce Suriye’de rejim değişikliğine yönelik siyasetinizi bir an önce terk ederek komşumuzda akan kanın durması ve siyasi geçiş sürecinin sağlanması için çalışın. Bunun için Şam yönetimiyle diyalog kurun. İdlib’in, Afrin’in, Aziz’in, Cerablus’un, El Bab’ın Suriye toprağı olduğunu artık kabul edin. Cihatçı örgütlere yakın olduğunuz görüntüsünden kurtulun ve Suriye’ye sürekli asker ve silah yığmayı bırakın. 
    Bizim Orta Doğu bölgesi için bir vizyonumuz var sayın milletvekilleri. Bölgede Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin Orta Doğu Barış ve İş Birliği Teşkilatını, kısaca OBİT’ikurmak, bölgenin sorunlarını çatışmacı bir zihniyetle değil, barışçı ve iş birliğine dayalı politikalarla çözmek istiyoruz. Orta Doğu’nun sorunlarına yıllarca dışarıdan müdahalelerle çözüm arandı. Artık işe yaramadığı iyice belli olan bu dış kökenli çözüm arayışlarının yol açtığı kötü gidişe “Dur” deme zamanı gelmiştir. Biz, komşu coğrafyamızın sorunlarının, bölgenin içinden gelen, bölge ülkelerinin kendilerinin önaldıkları çözüm girişimleriyle ve bölgesel sahiplenme anlayışıyla aşılmasını istiyoruz. OBİT bunun dayanağı olacaktır. 
    OBİT’le bölgede gerçekleştirilmesini hedeflediğimiz ilkeleri dikkatinize getirmek isterim. Toprak bütünlüğü, egemenliğin ve sınırların ihlal edilemez olması, kuvvet kullanımına ya da kuvvet kullanma tehdidine başvurulmaması, kitle imha silahlarının kullanımının önlenmesi, güçlü, iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi ve bir ülkenin topraklarında diğerlerine yönelik zararlı faaliyetler yürütülmesine izin verilmemesi bu ilkeler arasında yer almaktadır. Biliyor musunuz, Türkiye ile Suriye arasında 1998 yılında imzalanan Adana Anlaşması ve 2011 yılında bu anlaşmaya dayanarak yenilenen ve bugün hâlâ geçerli olan mutabakatı da bu temel ilkeler oluşturuyordu. AKP zihniyeti, ne yazık ki, mevcut hukuki belgelerin ve kazanımların lafzına ve ruhuna uygun davranmamanın bedelini Türkiye insanına yıkmaktadır. Bu anlayış değişmelidir. Biz Irak ve Suriye’ye barış, istikrar ve huzur getirilmesini istiyoruz. Böyle bir gelişmenin de geniş Orta Doğu coğrafyasında benzer bir ortamın yaygınlaşmasına katkıda bulunacağına inanıyoruz. OBİT girişimimizin bölgenin diğer ülkelerine de örnek ve ilham kaynağı olacağını düşünüyoruz. Zaten mesele de bu değil midir? Türkiye, bölge insanına, bölgedeki komşularına değer verdiği, onların beklentilerine de saygı gösterdiği takdirde bir örnek ve bir ilham kaynağı olmayacak mıdır? Ne yazık ki son on altı yıldır süren uygulamalar Türkiye’nin bölge insanı gözünde bu şekilde algılanmasının önünü kapamıştır; bunun değişmesi gerekiyor. 
    Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz bu tezkereye AKP’nin Orta Doğu’nun hamisi olma hayalleri için değil yurt topraklarına şehit cenazeleri gelmesin diye olumlu bakmak istiyoruz; biz bu tezkereye ülkemize cihatçı terörist akımını önlemek için olumlu bakmak istiyoruz; biz bu tezkereye zamanın dışişleri bakanının “öfkeli gençler” dediği IŞİD’e karşı Türk Silahlı Kuvvetlerinin eli güçlensin diye olumlu bakmak istiyoruz; biz bu tezkereye Suriye’de insani bir dram yaşanmasın diye olumlu bakmak istiyoruz.
    Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

2 Ekim 2018 MALİ ve Orta Afrika Cumhuriyeti Misyonlarına Katılım Hakkındaki Konuşmam

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin Birleşmiş Milletlerin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında yurt dışında görevlendirilmesini bir yıl uzatan tezkere hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyor, 27’nci Dönem İkinci Yasama Yılı’nın ülkemize, milletimize ve demokrasimizin yegâne güvencesi olan Gazi Meclisimize hayırlı olmasını diliyorum.

Konuşmanın videosu için buraya tıklayabilirsiniz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 25 Nisan 2013 tarihinde aldığı 2100 sayılı Karar’la Mali’de Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu yani MINUSMA kurulmuştur. Diğer taraftan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 10 Nisan 2014 tarihli ve 2149 sayılı Kararı’yla da bu defa Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu yani MINUSCA kurulmuştur.

MINUSMA’nın amaçları, Mali’de istikrarın sağlanması, ateşkes sürecinin desteklenmesi, izlenmesi ve denetlenmesi, barış süreci yol haritasının uygulanması, ulusal siyasi diyalog sürecine destek sağlanması, Birleşmiş Milletler personeli ve sivillerin korunması, insan haklarının güvence altına alınması ve teşviki, kültürel varlıkların korunmasına destek verilmesi, MINUSMA’nın acil ve ciddi düzeyde tehdit altında olması durumunda Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin talebine binaen Fransız birliklerinin bu misyona destek olmak üzere müdahale etmesi olarak tanımlanmıştır.

MINUSMA’nın görev yönergesi ise, bölgedeki sivilleri korumak, sivil halka yönelik tehditleri tespit etmek ve kaydetmek, ülkede geçiş sürecinde siyasal hayatın işleyişine ve devlet otoritesinin ülkede tesis edilmesine katkı sağlamak, ülkenin toprak bütünlüğünün korunması, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması, Birleşmiş Milletler personelinin korunması, insan haklarının korunması ve teşviki, silahsızlandırma ve ülkeye geri dönüşlere destek verilmesiyle Orta Afrika Cumhuriyeti’nde güvenliğin yeniden tesisi için reform çalışmalarının desteklenmesini öngörmektedir.

Birleşmiş Milletler tarafından Afrika’da bölgesel istikrar ve barış için tehdit oluşturan insani ve siyasi krizlerin çözümüne ülkemizce askerî katkıda bulunulmasına 2 Ağustos 2016 tarihinden itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla izin verilmiştir. Bugünkü tezkere hudut; şümul, miktar ve zamanı Hükûmetçe takdir ve tespit edilmek üzere Türk Silahlı Kuvvetlerinin Birleşmiş Milletlerin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında yurt dışına gönderilmesi için izin istemektedir.

Bildiğiniz üzere Türkiye’nin Orta Afrika ve Mali’deki Birleşmiş Milletler misyonlarına katkı sağlaması için 2014 yılından beri Hükûmet her sene Türkiye Büyük Millet Meclisinden yetki istiyor. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bugüne kadar MINUSMA ve MINUSCA misyonlarına Türkiye’nin katkı vermesi yönünde bir tutum izledik.

Bu tutumumuzun gerekçelerini yüce Meclisle paylaşmak isterim. Mali 2012 yılından bu yana derin siyasi ve sosyoekonomik etkileri olan bir krizin içindedir. Bu krizin temel nedenleri arasında zayıf devlet kurumları, etkisiz yönetim, bölgesel dışlanmışlık, zayıf ve bağımlı sivil toplum, ekonomik darlık, iklim değişikliği ve doğanın bozulması ile yolsuzluk ve iç anlaşmazlıklar sayılmaktadır.

Mali Tuareg’lerin başını çektiği kuzeydeki yoksullar ile Sahraaltı etnik grupların yerleşik olduğu güneydeki zengin gruplar arasında fiilen bölünmüş bir ülkedir. Dünyanın en yoksul ülkeleri arasında yer alan Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki durum ise daha da vahimdir. Aralık 2012’de tırmanan şiddeti yatıştırmak için Ocak 2013’te imzalanan Libreville Anlaşması yeterli olmamış, isyancılar başkent Bangui’yi kuşatarak Cumhurbaşkanını ülkeyi terk etmeye zorlamışlardır. Sonrasında kurulan geçiş hükûmeti de ülkedeki şiddeti durduramamış, çatışmalar giderek dinsel, mezhepsel bir karaktere bürünmüştür. Aylar süren çatışmalarda binlerce insan öldürülmüş, nüfusun yarısından fazlası -ki bu yaklaşık 3 milyon kişi ediyor- insanı yardıma muhtaç hâle gelmiş, 650 bin kişi ülke içinde yerlerinden edilirken yaklaşık 300 bin kişi de çevre ülkelere kaçmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tüm dünyanın artık inkâr edemediği bir gerçek var. Ocak 2012’den itibaren El Kaide bağlantılı örgütlerin etki alanı genişledi. Bu örgütler sadece Suriye, Libya, Sina Yarımadası, Yemen gibi Orta Doğu bölgesinde kan dökmekle kalmamakta, yoksulluğun kol gezdiği Afrika kıtasında da yayılmaya devam etmektedir. Orta Afrika ve Mali’deki savaşları yayılarak bölgesel bir krize dönüşme ihtimali tüm bölgeyi etkilemektedir. Orta Afrika ve Mali’deki çatışmaların dinler arası bir savaşa dönüşerek küresel ölçekte bir gerilime evrilme olasılığı ihtimal dâhilindedir. Afrika kıtasının istikrarına, küresel barışın parçası olmasına ve terörle mücadele bağlamında gösterilen çabalara katkıda bulunmak önemlidir. Cumhuriyet Halk Partisi olarak politikamızın bu doğrultuda olduğunun altını çizmek isterim.

Türkiye, MINUSMA kapsamında görevli polis güçlerine katkı veren 29 ülke arasında yer almaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin 6 Haziran 2018 tarihli Mali’deki Durum raporuna göre Mali’deki misyonda bir elin beş parmağını bile geçmeyecek sayıda polisimiz görevlendirilmiştir. İncelediğim kayıtlar bugün orada 2 polisimizin görev yapmakta olduğunu gösteriyor. MINUSCA misyonunda Ağustos 2018 itibarıyla 14.588 personel, 1.162 sivil, 136 misyon uzmanı, 10.759 asker, 2.053 polis ve 202 Birleşmiş Milletler gönüllüsü çalışmaktadır. Yine, Birleşmiş Milletler verilerine göre bugün Türkiye MINUSCA’ya asker ve polis sağlayan ülkeler arasında değildir. O zaman neden bölge için sınırı belirlenmeyen bir tezkere konusunda ısrarlıyız? Bu soru üzerinde düşünülmesi ve doyurucu bir şekilde yanıtlanması gereken bir sorudur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin uluslararası terörizmle mücadele konusundaki kararlılığını biraz önce vurguladım. Hazır uluslararası terörizmle mücadeleye destek konusunu gündeme getirmişken belirtmek isterim ki İdlib konusu ne kadar önemliyse yakın gelecekte Afrika da aynı derecede önem kazanacaktır. Biz, El Kaide, IŞİD ve ona biat eden radikal örgütlerin Afrika’da küllerinden yeniden doğacak bir alan keşfetmiş olmalarından endişe duyuyoruz.

Afrika, 2018 yılında radikal İslamcıların âdeta rekabet ettiği bir sahaya dönüşmüş durumda. Birleşmiş Milletler raporlarında “Arap Baharı” adı verilen toplumsal hareketler sonrasında, Kuzey Afrika’daki silahlı terör örgütlerinin kuruldukları günden bu yana en güçlü konumlarına ulaştığı belirtiliyor.

IŞİD’in, uluslararası koalisyonun Irak ve Suriye’de terörizme karşı yürüttüğü baskılardan dolayı radikal hareketlerini sürdürebilmek için yeni bölgeler aramaya başladığını duymayan kalmadı. Afrika’nın kırılgan siyasi ve ekonomik yapısı, güvenlik zafiyetleri, IŞİD ve benzeri radikal İslamcı örgütlere bölgede hedeflerine ulaşmak için manevra alanı sağlıyor. IŞİD’in Kuzey Afrika’daki varlığı, örgütün Avrupa kıtasının güney sınırlarına yaklaşması anlamına gelmektedir. Bugün Avrupa Birliği tarafından da IŞİD ve El Kaide’nin Kuzey Afrika’daki faaliyetleri konusunda kaygılar artıyor. Bu tablo, Avrupa Birliğinin mültecilik politikalarını kökünden değiştirecek kadar önemlidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Suriye ve Irak’ta IŞİD’in art arda alınan darbelerle hezimete uğraması, örgütün, başta Kuzey Afrika olmak üzere başka bölgelerde yeniden yapılanmak için fırsat aramasına ve o bölgelerde neredeyse yeni şubeler açmasına neden oldu. Bu yeni şubelerin tesisinde eli kanlı Boko Haram gibi örgütler ya da El Kaide gibi bölgedeki mevcut terörist yapılanmalar kullanılıyor. IŞİD’in Suriye ve Irak’tan sonra genişleyebileceği alanlar, Afganistan ve Pakistan’ın yanı sıra Libya’dır, Mali’dir, kısacası Afrika’dır.

Yoksulluk, siyasi hayal kırıklığı, genç ve işsiz Müslüman kitleler… Bunlar, IŞİD’in aradığı desteği bulması için gerekli koşullar ve ne yazık ki Afrika’da bu koşullar ziyadesiyle mevcut. IŞİD’in Selefi bir ortamda yeniden palazlanma ihtimali çok yüksek. Mali de böyle bir ortamın hazırlanmasına en müsait zeminlerden birini oluşturuyor.

Son on altı yıldır kullanılan bir söylem var Sayın Başkan ve sayın milletvekilleri. Sanki Türkiye’nin daha önce dış politikası yokmuş gibi, atılan her adım yeni bir başarıymış gibi takdim edilmeye çalışılıyor. Sanki Türkiye 2002 yılından önce Orta Doğu’yu bilmiyormuş, Afrika’nın sorunları hakkında bilgi sahibi değilmiş gibi bir hava yaratılıyor. Oysa AKP’nin kendi imzasıymış gibi gösterdiği bu politikalar, AKP keşfetmeden çok önce hayata geçirilen ve uygulanan politikalardı. Türkiye’nin Afrika’ya açılımıyla ilgili ilk adımlar 1978 yılında Cumhuriyet Halk Partisinin iktidarı döneminde atılmıştır. Afrika’ya açılım planı da 1998 yılında uygulanmaya başlanmıştır. Yani AKP iktidarından çok öncedir. Özetle, Türkiye’nin Afrika politikasının payandasını 1998’de Dışişleri Bakanı olan merhum İsmail Cem başlatmıştır.

Bununla beraber, AKP Hükûmetinin dış politikanın her alanında olduğu gibi bu kapsamda -Orta Doğu’da da olduğu gibi- Afrika’yla olan ilişkilerinde de boyut değiştirdiğini söylemek gerekir. Zira AKP hükûmetleri döneminde Afrika’ya karşı emperyal bir politika izlenmektedir. 1960 yılından itibaren safha safha bağımsızlığını kazanan tüm Afrika ülkeleri, kendilerine Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek aldıklarını, Türkiye’nin emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı başkaldıran kutsal kurtuluş mücadelesinden ilham aldıklarını her fırsatta dile getirmektedirler.

Dinci, mezhepçi politika paralel devlet yapılanmasıyla yol arkadaşlığı ederken, kurulan ve Afrika’da Türkiye hakkındaki algıları olumsuz etkileyen bu yanlış uygulamalar şimdi aynı coğrafyada verilen tavizlerle giderilmeye çalışılmaktadır. Afrika’da 2008 yılında 12 büyükelçiliğimiz mevcut iken bugün bu sayının 40’a yaklaşmış olması Türkiye’nin sağlıklı bir Afrika politikası üretmesine ve bunu uygulamasına yardımcı olamamakta, aksine Türkiye enerjisini Afrika’da eski ortaklıkların izlerini silmek için yapılan diplomasi girişimleriyle harcamaktadır.

Türkiye’nin Afrika’ya bakışının dinî ve mezhepçi değerler üzerinden değil, evrensel değerler üzerinden değerlendirilmesi gerekirdi. Afrika’nın çıkarları açısından da laik, demokratik bir ülke olması açısından da Türkiye’nin Afrika kıtasında izlemesi gereken yol buydu. Zaten Atatürk’ü ve Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nı örnek alarak emperyalizm, kapitalizm ve sömürgeciliğe karşı mücadele veren Afrikalıların da beklentileri bundan ibaretti.

Hatırlayalım, Somali ziyareti sırasında “Batı sizi unuttu ama biz Müslümanız ve sizleri daha iyi anlıyoruz.” söylemleri Afrika’ya dinî bir refleksle yaklaşıldığını göstermeye yetmez mi? Afrika kıtası üzerinde en büyük rekabeti Çin’le yapmamız, ekonomik kalkınmaya katkıda bulunmayı hedeflememiz gerekirken, hele bunu gerçek ihtiyaçları olan ekonomi, işsizlik, yoksulluğun giderilmesi ve üretimin artırılması gibi kavramlar üzerinden yapmak gerekirken Afrika’nın sözde yeni ağabeyi olma rolüne girişmek hayalcilikten öteye geçemezdi. Nitekim benzer politikalar Türkiye’nin 1991 ile 2002 arasında Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde kaydettiği ilerlemeleri de geri döndürmüştür.

Bugün konumuz olan Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti bağlamında bir özelliğe önemle dikkat çekmek isterim. Her iki ülke de Sahra Çölü’nün güneyinde yer alırlar ve “Sahra Altı Afrika ülkeleri” olarak bilinirler. Afrika kıtasının çoğunluğunu bu ülkeler oluşturur.

Dün yeni yasama yılının açılısı sırasında yapılan konuşmada ne genel bir Afrika politikası ne Sahra Altı Afrika’ya ilişkin bir vurgu ne de Mali ya da Orta Afrika Cumhuriyeti’nden bahsedildiğini duyduk, sadece Kuzey Afrika’dan söz edildi. O bölge de Afrika kıtasının kuzeyinde, sadece Arap ülkelerinin bulunduğu coğrafyadır. Bu önemli bir ayrıntıdır değerli milletvekilleri zira Sahra Altı Afrika ülkeleri arasında Sudan dışında Arap nüfusu olan ülke yoktur. Sahra Altı ülkeleri de büyük bir duyarlılık içinde Kuzey Afrika’yla özdeşleştirilmek istemediklerini belirtmekte, farklılıklarının dikkate alınmasını özenle vurgulamaktadırlar. Bu ayrıntıya dikkat çekmeyi gerekli gördüm zira AKP, Afrika’ya bir bütün olarak bakamadıkça sağlıklı bir Afrika politikası da geliştiremeyecektir. Bu vesileyle bunu da dikkatinize getirmiş olalım.

Türkiye’nin çok boyutlu bir dış politika izlemesi gerektiğine her zaman inandık, bunu her zaman savunduk, geçmişte bu açıdan örnek alınacak adımlar da attık ancak bunu yaparken demokratik değerlerimize zarar veren bir anlayış içinde asla olmadık, içinde bulunduğumuz demokrasi blokundan kopmadık ve Afrika’nın tanıdığı, güvendiği, örnek aldığı Atatürk Türkiyesi anlayışından da hiç ayrılmadık.

Demokrasiyi Afrika topraklarında aramaya kalkanlar, kendine Afrika’dan rol model çıkarmaya çalışanlar dünyanın ve evrensel değerlerin gerisinde kalır. Oysa Afrika’dan bakıldığında Türkiye’yi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerini örnek alanlar demokrasiye yaklaşma yolunda hızla ilerlerler. Afrika Kıtası’nın istikrarına küresel barış ve terörle mücadele bağlamında katkıda bulunmak ülkemizin öncelikleri arasında olmalıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak Birleşmiş Milletler üyesi olmanın gereği ve sorumluluğu anlayışıyla tezkereye bu defa da olumlu baktığımızı belirterek sözlerime son veriyorum.

Saygılar sunuyorum. (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)

TPQ Article: Turkey’s Relations with NATO & Russia: A Foreign Policy Impasse?

July will be remembered as a very critical month of 2018 in terms of its effects on international relations and developments in global security issues. The NATO Summit in Brussels between the 11th and 12th of July marked the continuation of disaccord between the two sides of the Atlantic, particularly on budgetary and financial matters. Following the NATO Summit, Helsinki hosted the meeting between US President Donald Trump and the Russian President Vladimir Putin, on the 16th of July. Lastly, at the end of July, Putin had a meeting with Turkish President Recep Tayyip Erdoğan on the margins of the BRICS Summit in Johannesburg, South Africa.

Turkey, a mid-size regional power and at the same time striving to revive its importance in international affairs as a reliable strategic actor, continues to draw the attention of the international community. A brief Erdoğan-Trump encounter on the margins of the NATO Summit in Brussels was expected to give new impetus to rehabilitating the sour relations between the two countries. Yet, Trump’s unorthodox style of American foreign policymaking through social media proved to the contrary. In a crass tweet on July 26th, Trump warned that Turkey would face “large sanctions” unless the American Pastor Andrew Brunson, detained in Turkey on charges of espionage, was not released immediately. Ankara interpreted the tweet as an insult to its 70-year relationship with the US through the NATO alliance. Additionally, the tweet drew attention to the meeting between Erdoğan and Putin in South Africa during the BRICS summit—perhaps a sign of Turkey’s chilly relationship with the US.

Both the US and Turkey suffer from the adverse effects of domineering, authoritarian, and seemingly uncompromising leaders which impedes any chance of establishing a sensible and honest dialogue between the two parties.

Turkey’s role and its commitment to NATO have frequently been questioned in Euro-Atlantic circles. A steadily growing relationship between Turkey and Russia in the last two years is a major concern for the North Atlantic Alliance and its members, particularly for the US. Warmer relations between the Kremlin and Ankara have not permanently weakened Turkey’s ties with NATO yet. Nevertheless, limited scholarly discussions in Turkey favoring some kind of affiliation to the “Eurasian Way” and disentangling from NATO cannot be underestimated. Is this a realistic option? Is Turkey drifting away from its Western allies and looking for alternative friends in the east? This article will address these questions from three different angles: Turkey’s relations with NATO and its members, Turkey’s relations with Russia, and Russia’s relations with NATO.

Turkey’s Relations with NATO and its Members

Turkey’s deteriorating relations with many of its allies in the Euro-Atlantic community over the last 15 years is no secret. In 2003, Turkey’s parliament refused to authorize US troop deployment on Turkish soil to intervene in Iraq, which resulted in a serious loss of trust and confidence between the US and Turkey. Under the Obama administration, both sides made efforts to repair the damage, but, to no avail.

Under the new administration of President Trump, Turkey’s relations with the US continue to be undermined by a lack of communication. Both the US and Turkey suffer from the adverse effects of domineering, authoritarian, and seemingly uncompromising leaders, which impedes any chance of establishing a sensible and honest dialogue between the two parties. As far as Turkey is concerned, statements given to the press—mostly for domestic consumption—are also thought to be an appropriate way of sending signals to the international community. Under the circumstances, diplomacy is employed only for damage control in Turkey’s bilateral relations.

Turkey’s decision to buy an S-400 missile defense system from Russia has constituted the most serious point of contention between NATO members and Turkey.

A similar code of conduct also affects Turkey’s relations with its European allies. In 2017, tensions between Turkey and  Germany, Austria, and the Netherlands escalated mainly because of Ankara’s hawkish rhetoric. Tarnished relations with individual European countries negatively affect Turkey’s relations with the European Union as a whole, as can be observed in the lack of progress made in Turkey’s accession negotiations with the EU in the last few years. Many in Brussels and other European capitals believe that the EU should take further steps and suspend negotiations instead of keeping them frozen.

Relations with NATO, however, predate Turkey’s relations with the EU. Although NATO is known to be a politico-military organization and many in Turkey think that Ankara joined NATO solely for security concerns in the aftermath of World War II, the Washington Treaty entails much more than just security. As underlined in the first paragraph of the Brussels Summit declaration issued on 12 July, NATO is an organization of collective defense, to “defend our indivisible security, our freedom, and our common values, including individual liberty, human rights, democracy, and the rule of law.”

Turkey’s bid to join NATO was in compliance with Turkey’s western vocation, as championed by Atatürk, the founder of the Republic of Turkey. It is, therefore, not a surprise that Turkey’s accession to NATO and many other European institutions and organizations occurred in the 1950s, after Turkey became a multi-party system in adherence to its commitment to democratic values.

In spite of a strong commitment to NATO, starting in 2009, Turkey’s foreign policymakers have had an inherent suspicion against NATO and Turkey’s membership in the organization. As Turkey’s foreign policy became increasingly ideological, advancing relations with the Middle East and Muslim countries became a priority and Turkey’s membership in NATO came to be perceived as a liability and a hindrance to developing relations with the Arab world. In 2011, for example, during the Libyan crisis, then Prime Minister Erdoğan deemed a NATO military intervention in the country counter-productive. In 2016, many tried to link the thwarted coup attempt in Turkey to NATO, although NATO and all of Turkey’s allies resolutely rejected such allegations.

Turkey’s lack of confidence in NATO was further aggravated in November 2017 during Trident Javelin, a military computer training exercise in Stavanger, Norway when Atatürk and  Erdoğan’s names were depicted as “enemy collaborators.”[1] The Secretary-General of NATO Jens Stoltenberg apologized immediately, but anti-NATO campaigners in Turkey did not fail to exploit this human error to renew arguments for Turkey’s departure from NATO.

Finally, Turkey’s decision to buy an S-400 missile defense system from Russia has constituted the most serious point of contention between NATO members and Turkey. Apart from its lack of compatibility with the already deployed NATO system which guarantees comprehensive air defense to Turkey, the Russian S-400 system raises serious concern because of its potential to create a duality in Turkey’s air defense infrastructure, as well as the challenge it poses to NATO systems.[2]

Turkey-US Tensions

Turkey’s relations with NATO cannot be evaluated in isolation from its bilateral relations with the US, which dates back to the early days of the Cold War. However, the Turkey-US relationship has been strained significantly in recent years. Current points of contention include the extradition issue of Fethullah Gülen, the detainment of American Pastor Andrew Brunson in Turkey, the case on the violation of American sanctions against Iran by the Turkish Halkbank, as well as differences of opinion in finding an honorable exit from the Syrian quagmire. As to the latter, Turkey has been frustrated by the US’ support for the Peoples’ Protection Unit (YPG)—viewed by Ankara as a Syrian extension of the terrorist organization, the Kurdistan Workers’ Party (PKK)—in the fight against ISIS.

For its part, NATO has increased its attention to Turkey’s immediate security concerns, which were clearly addressed at the Brussels Summit this year.

Turkey’s decision to buy S-400s from Russia is principally a NATO problem, which has transformed into a serious bilateral problem between Turkey and the US. When the Greek Cypriot administration announced its procurement of the S-300 missile defense system from Russia in 1997, Turkey’s objection was strongly supported by the US and other NATO allies. Consequently, S-300s were not deployed on the Greek part of Cyprus but were deployed on another Mediterranean island, namely Crete, in Greece. This deal aimed to make the S-300 system idle and, consequently, it was never integrated into the NATO defense system. Today, Turkey’s eagerness to procure the Russian S-400s is perceived as a discrepancy to its NATO commitments, and Ankara’s attempts to justify this deal by calling attention to the S-300s in Greece is by no means considered a legitimate excuse by its allies.

As a result, Turkey’s procurement of Russian S-400s remains a source of friction for Ankara’s relationship with NATO, and particularly with Washington. To illustrate this, the US Senate immediately included the issue into its annual “National Defense Authorisation Act,” asked the US Defense Ministry to prepare a report on relations with Turkey, and blocked the sales of F-35 and F-16 fighters, Patriot air defense systems, and military helicopters to Turkey. Furthermore, Turkey could face US sanctions with the “Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act” passed in August 2017, which seeks to punish companies that do business with Russia’s defense industry. Given the collection of grievances between Ankara and Washington, relations will have to be handled with care at a bilateral level, separate from Turkey’s overall relations with NATO.

For its part, NATO has increased its attention to Turkey’s immediate security concerns, which were more clearly addressed at the Brussels Summit this year than they were at the 2016 Warsaw Summit. For instance, the Brussels Summit declaration directly refers to Turkey’s “growing security challenges in the south” and promises Turkey the full implementation of tailored assurance measures.[3] Moreover, the declaration emphasizes that the strength of the NATO Response Force has been increased and the Very High Readiness Joint Task Force is ready to deploy on short notice. Furthermore, the US European Commander General Curtis Michael Scaparrotti held meetings with Turkish Defense Minister Hulusi Akar in early August—an indication of NATO’s enhanced regard for Turkey’s security concerns.

Russia’s assertive military intervention in the Syrian conflict starting in 2015 put it at odds with Ankara’s priority to oust the Syrian leader.

In spite of these reassurances aimed at addressing Turkey’s security sensitivities, the country still maintains its military presence in northern Syria and has to demonstrate that its “growing security challenges from the South” are entirely related to terrorism and not to a potential confrontation with the Syrian regime. Turkey’s threat perception on its southern border is related to the PKK, which has been waging an insurgency against Ankara since 1984. Turkey’s allies have time and again expressed their support to Turkey in its fight against terrorism, and military operations conducted by the country in northern Syria have, on those grounds, not been challenged. However, Turkey’s prolonged military presence in northern Syria needs to be clearly justified as a requirement solely for the continued combat against terrorism, given the fact that Turkey has repeatedly confirmed its adherence to Syria’s territorial integrity. Pursuing a delicate balance in relations with the US and Russia simultaneously, therefore, is essential. Coordination with the US in Manbij and around the Euphrates basin is a corollary to that kind of policy. Continued cooperation with Russia in the Idlib de-escalation zone is similarly important. A convincing perspective given by Turkey to its commitment to Syria’s territorial integrity and to the withdrawal of its forces from the Syrian territory in due course will become elements of reliable foreign policy. This course of action would also reassure NATO about Turkey’s objectives.

Turkey’s Relations with Russia

Turkey has cultivated its relationship with Russia extensively over the last 15 years. In fact, Vladimir Putin was the first Russian President ever to officially visit Turkey in 2004. This visit also marked the beginning of Ankara’s attempts to boost trade between the two countries, as well as cooperation in counterterrorism. The visit in 2004 served to mutually reassure the two countries that they would not allow any subversive activities from their territories against one another. Turkey suspected that Russia was behind PKK terrorism and Russia suspected that Chechen separatism in the Northern Caucasus was financed by charities in Turkey. Putin’s visit to Turkey in 2004 resolved these mutual suspicions and prepared the foundation for developing a working relationship based on mutual trust and confidence.

Energy is the most important dimension of Turkish-Russian cooperation which began as early as 1987 when the first shipment of Russian natural gas was pumped into the Trans-Balkan pipeline. Today, energy cooperation between the two countries has developed extensively and with the opening of the Blue Stream natural gas pipeline under the Black Sea in February 2003, Turkey’s dependence on Russian hydrocarbon exports increased overwhelmingly. In 2017, for example, Turkey’s natural gas imports was a record high of 53.5 billion cubic meters and around 52 percent of those imports came from Russia. With almost 22 percent of Turkey’s oil imports coming from Russia, this puts Turkey second after Germany in purchasing Russian natural gas exports.[4] Energy cooperation between Russia and Turkey also extends to nuclear energy: Russia is constructing Turkey’s first nuclear power plant in Akkuyu, Mersin.

Growing dependence on Russian energy imports inevitably forces Turkey to diversify its energy mix through other foreign suppliers as well as use more coal and renewable energy sources. Although other import options are available, they are mostly complicated by various political factors, particularly due to the foreign policy pursued by Turkey in the eastern Mediterranean. Turkey will continue to be sidelined in Mediterranean energy projects as long as the Cyprus problem remains unresolved and Turkey’s diplomatic relations with Israel and Egypt remain strained. Therefore, Turkey continues to rely on Russian supplies.

Turkey’s national defense strategy still relies fundamentally on its membership to NATO and the country’s ultimate goal is to enhance its integration with the European Union.

Today, the Blue Stream pipeline operates at 60-70 percent of its capacity. In 2016, Turkey and Russia signed a bilateral agreement to build the TurkStream pipeline project which will connect Russian gas to Turkey under the Black Sea. The second line of Turkstream will direct Russian gas to Bulgaria and from there to southern European countries. With the TurkStream project, Turkey will become even more dependent on Russian gas exports.

Russia and Turkey are also strong partners in both trade and tourism. Turkey ranks in seventh place among Russia’s trade partners while Russia ranks third. Additionally, Turkey’s Mediterranean coast welcomes millions of Russian tourists each year. Despite a sudden drop in 2016, close to five million Russians visited Turkey in 2017 making Turkey the top vacation spot for Russians.

Intensified trade, tourism, and economic relations, however, do not mean that Turkey and Russia align on issues related to foreign policy. Russia’s assertive military intervention in the Syrian conflict starting in 2015 put it at odds with Ankara’s priority to oust the Syrian leader, Bashar al-Assad. Russia continued to cooperate with the Syrian government in the fight against ISIS and other jihadist organizations.

There were a few incidents where Russian attacks against terrorist groups in northern Syria included some of the opposition groups supported by Turkey. Moreover, Russian air operations resulted in violations of Turkish airspace by Russian military aircraft. As Turkey’s complaints against such violations were not met with a change of attitude by Russia, on the 24 November 2015, Turkey shot down a Russian military aircraft which resulted in the death of two Russian officers. This incident caused a sudden rupture in bilateral relations. Yet, mutual interdependence compelled the two countries to find a rapid solution and prevented the further deterioration of bilateral relations. President Erdoğan’s letter of apology submitted to Putin at the end of June 2016 facilitated the commencement of normalization in the bilateral relations.

Although Syria has pitted Turkey and Russia against each other, it has also become an issue for the two countries to find a common platform in their efforts to resolve the conflict. In this context, they jointly launched the “Astana Process” at the beginning of 2017. With the participation of Iran, this process has laid the groundwork for the establishment of four de-escalation zones in Syria in order to put into practice a sustainable cease-fire. One of those de-escalation zones is to be formed with the joint responsibility of Turkey and Russia. In an attempt to find a solution to the Syrian problem, Turkey and Russia have proposed bringing the Assad regime and the Syrian opposition forces around the same table to discuss the peace process going on in Geneva. By engaging both sides, Turkey and Russia can facilitate communication between the Syrian government and the opposition.

The Astana process developed into trilateral summit meetings between Russia, Turkey and, Iran whereby the three presidents met in Sochi in November 2017. This was followed by a meeting hosted by Turkey in Ankara in April 2018 and another meeting in Tehran, Iran on 7 September. Russian-Turkish understanding in Syria, as well as mutually beneficial interdependence in the fields of energy, trade, and, tourism, have obliged Putin and Erdoğan to meet seven times in 2017. The frequency of these high-level meetings has drawn the attention of the international community, particularly that of NATO members and of the US.

Turkey’s developing relationship with Russia is not necessarily a challenge to its membership in NATO.

The perception of Turkey among NATO members and particularly of the US is influenced mainly by two important dynamics. The first has to do with the country’s ever-closer ties with Russia, which includes Turkey’s growing energy dependence on Russia, its desire to raise its exports to balance the negative trade volume, and the procurement of the S-400 missile defense system. Secondly, President Erdoğan’s push to replace parliamentary democracy with an authoritarian presidential government has raised alarm bells among NATO members about the backsliding of democratic norms. Coupled with the attempted coup and the subsequent imposition of a state of emergency, the election process involved the exploitation of nationalistic sentiments and strong anti-Western rhetoric to ensure electoral victory.

It is also important to underline that Turkey’s leaders establish easier and better relations with counterparts that are unconcerned with Turkey’s domestic problems. Western allies see Turkey as a country that must commit itself to shared democratic values and, therefore, consider its growing distance to such values as a point of major concern. Western states also criticize Russia because of its authoritarianism and lack of compliance with democratic rights and fundamental freedoms. For the West, criticism against Russia is viewed as a way to bring Russia to a democratic path. Western criticism against Turkey, on the other hand, stems from a responsibility of shared values necessary to keep Turkey within the community of democratic nations. Turkey finds it easier to maintain strong relations with Russia because Russia does not criticize Turkey and both countries feel they are victimized by western criticism.

Adding to the discord, Turkey has failed to establish fruitful and efficient cooperation and coordination with its allies, particularly with the US, regarding a solution to the Syrian crisis. All of these factors have widened the gap between Turkey and its allies, as well as have raised questions surrounding Turkey’s commitment to NATO.

Far-reaching scenarios based on such perceptions suggest that Turkey is drifting apart from NATO and is looking for a new kind of security relationship with Russia and Iran. Such hasty conclusions have to take into consideration that Turkey’s national defense strategy still relies fundamentally on its membership to NATO and the country’s ultimate goal is to enhance its integration with the European Union. This does not oblige Turkey, however, to regard its relations with its eastern neighbors as an alternative to that of its Western counterparts; on the contrary, Turkey chooses to maintain both relationships as a means to enhance and complement its multi-faceted foreign policy vision.

In a time when an emerging loose and flexible multipolar system affects international organizations and their internal homogeneity, mutually reinforcing transactional relations will become a new feature of foreign policy. Turkey’s relations with Russia, in that context, should not be interpreted as a deviation from NATO.

Russia’s Relations with NATO

It is evident that Russia and NATO continue to see each other as adversaries; the reference to Russia in the Brussels Summit declaration is indicative of this: “Russia’s aggressive actions, including the threat and use of force to attain political goals, challenge the Alliance and are undermining Euro-Atlantic security and the rules-based international order.”[5]

The Brussels Summit declaration contains other direct references to Russia in its successive paragraphs. Compliance with the obligations surrounding the Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty (INF) is also mentioned along with a call on Russia for constructive engagement with the Vienna Document, Open Skies Treaty and the Treaty on Conventional Armed Forces in Europe. The threat Russia poses to NATO is boldly and explicitly pronounced throughout the declaration.

Russia’s perception of NATO has largely remained unchanged since the Cold War era. Russia’s intervention in Georgia in 2008, its annexation of Crimea in 2014, as well as the transformation of eastern Ukraine and the Donbass region into a military control zone are all justified under the pretext of defense against so-called NATO assertiveness.

In spite of the fact that NATO and Russia have been able to co-sign the NATO-Russia Founding Act in 1997 and the Rome Declaration in 2002, they have been unable to make effective use of the NATO-Russia Council formed on the basis of these two documents. On the contrary, both sides continued to develop deterrence postures, arguably to prevent war, but mainly as a way to get a  competitive advantage. Today, this race does not guarantee stability. In the event of a crisis, the continuation of deterrence and defense capabilities can make the outbreak of conflict very likely as those deterrence postures themselves have become sources of increasing mutual threat perceptions.

The Helsinki Summit on 16 July 2018 between Donald Trump and Vladimir Putin was seen as an important opportunity for the beginning of a new era of détente. Although there was no joint communiqué at the end of the summit, their joint press conference was revealing.[6] Still, there are many pending issues between the US and Russia which will need to be resolved, such as Russian meddling in the 2016 election, US sanctions against Russia, a myriad of energy issues, the annexation of Crimea and Ukraine, as well as the future of the INF Treaty and the Strategic Arms Reduction Treaty which is set to expire in 2021.

Syria, on the other hand, promises to be a good opportunity to ease tension between Russia and the West. If Russia and the US can develop a modus operandi in keeping the Syrian and the Israeli forces separated, as well as maintaining the Iranian militia on the Syrian territory at a respectable distance from the Israeli border to ensure Israel’s security, they will have achieved significant progress. For the moment, Russia does not show any desire to challenge Iran or directly ask the withdrawal of Iranian supported militia from the Syrian territory. Moreover, US-Russia deconfliction mechanisms used in Syria could develop into facilitating increasing political-military and military-military communication channels between NATO and Russia.

In this context, Syria also becomes an important testing ground for resolving Turkey’s apparent dilemma between its Western commitments and its flourishing relationship with Russia. If Russia and the US can keep Syrian and Turkish forces separated and maintain the PYD/YPG at a respectable distance from Turkey’s border to ensure Turkish security in northern Syria, similar to the arrangement in southwest Syria and the Israeli border, Turkey’s relationships with NATO and Russia can complement one another.

Conclusion

Turkey’s increased cooperation with Russia has become a major source of concern among its Western allies. Many in the West question whether Turkey is drifting away from NATO and its commitments to western values, ideals, and principles.

However, Turkey’s developing relationship with Russia is not necessarily a challenge to its membership in NATO. Although Turkey’s relations with NATO and its members have fluctuated, Turkish defense strategy still fundamentally relies on its membership to NATO. On the other hand, relations with Russia form an important feature of Turkey’s attempt to diversify its foreign trade and commercial relations. In this context, energy is a major dimension of the relationship between Moscow and Ankara because Turkey heavily depends on energy imports from Russia.

Turkey’s cooperation with Russia in Syria is also a result of its basic security requirements at its border and primarily to find a peaceful solution to the Syrian problem. Turkey’s relations with NATO and its individual members could be positively balanced with its burgeoning relationship with Russia if the global bipolarity between the US and Russia finds a viable mechanism in Syria. Such a mechanism will also encourage the growth of a stable communication line between NATO and Russia.


[1] “NATO apologises to Turkey for war games blunders,” Al Jazeera, 17 November 2017, https://www.aljazeera.com/news/2017/11/nato-apologises-turkey-war-games-blunders-171117174536708.html

[2] Serkan Demirtaş, “fS-400s becoming a more difficult issue for Turkey-NATO ties,” Hurriyet Daily News, 14 March 2018, http://www.hurriyetdailynews.com/opinion/serkan-demirtas/s-400s-becoming-a-more-difficult-issue-for-turkey-nato-ties-128699

[3] Sevil Erkuş, “NATO vows to protect Turkey’s southern border against threats,” Hurriyet Daily News, 11 July 2018, http://www.hurriyetdailynews.com/nato-vows-to-protect-turkeys-southern-border-against-threats-134461

[4] “Gazprom sets record high gas exports to Turkey in 2017,” Anadolu Agency, 18 December 2017, https://www.aa.com.tr/en/energyterminal/natural-gas/gazprom-sets-record-high-gas-exports-to-turkey-in-2017/16013

[5] Brussles Summit Declaration, Issued by the Heads of State and Government participating the meeting of the North Atlantic Council in Brussels, 11 July 2018, https://www.nato.int/cps/en/natohq/official_texts_156624.htm

[6] Reid Standish, “What it was like to attend that Trump-Putin Conference,” The Atlantic, 17 July 2018, https://www.theatlantic.com/international/archive/2018/07/trump-putin-cable-news-carnival/565400/

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: