Kılıçdaroğlu: “Türkiye’nin Demokratları Yalnız Bırakılmamalıdır”

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun Frankfurter Allgemeine Zeitung(FAZ) gazetesinde yayımlanan makalesinin Türkçe çevirisi şöyle: 

turkiyenin_demokratlari_yalniz_birakilmamalidir_h75053_55c16“Türkiye’nin Demokratları Yalnız Bırakılmamalıdır!”

Türkiye’nin Avrupa’lı müttefikleri ve Avrupa Birliği ile ilişkilerinin son zamanlarda önemli bir dönemeçten geçtiği yadsınamayacak bir gerçek halini aldı. Son olarak Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raportörü Kati Piri’nin taslak raporunda Türkiye ile Avrupa Birliği arasında süren üyelik görüşmelerinin artık hiç bir anlam ifade etmediği belirtiliyor ve bu görüşmelerin durdurulması öneriliyor.

Bu önerinin Avrupa Parlamentosu tarafından desteklenmesi ve bu desteğin Avrupa Birliği Konseyi tarafından da benimsenmesi elbette Türkiye’yi Avrupa’dan tamamen koparacak bir gelişme olur. Hepimizin görevi, Avrupa ile Türkiye arasında yıllardan beri uzun çabalar sonucunda geliştirilmiş olan ilişkileri koparmamak, aksine Türkiye’nin Avrupa ile olan bağlarının daha da güçlendirilmesine katkı sağlamak olmalıdır.

Türkiye önemli dönüşümler geçirdi. Ancak, üzülerek belirtmeliyim ki, Türkiye’nin son onbeş yılda kaydettiği gelişmeler, Cumhuriyeti kuran Atatürk’ün yurttaşlarımıza kazandırdığı temel değerlerden, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkelerinden, parlamenter demokrasiden uzaklaşan bir şekilde oldu.

Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda artan kısıtlamalar ve yasaklar, insan hakları savunucularının, gazetecilerin, parlamenterlerin haklarında herhangi bir iddianame bulunmadan ya da sun’i gerekçelerle hapse atılmaları bu uzaklaşmayı hızlandırdı. Bu gelişmelerden Almanya vatandaşları da nasibini aldı. Deniz Yücel örneği hala hafızalardadır. Deniz Yücel serbest kalmıştır ama hala Türkiye’de tutuklu bulunan Almanya kökenli insanlar mevcuttur.

15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilmek istenen mel’un darbe girişimi Türkiye’nin tarihinde kara bir leke olarak yerini almıştır. Ancak halkın demokratik tepkisiyle önlenebilen bu girişim 20 Temmuz tarihinde gerçekleştirilen sivil darbe ile Türkiye’yi karanlığa boğan sürecin de başlangıcı olmuştur. Olağanüstü Hal koşullarında yapılan referandum, Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimleri sonunda ülkede rejim değiştirilmiştir.  Türkiye, yasama, yürütme ve yargının bağımsızlığı alanında çağdaş demokrasinin gereği olan kuvvetler ayrımı prensibine uymayan, tek adam rejimi olarak adlandırılacak bir yönetim biçiminin istibdadı altındadır.

Şunu inanarak ve güvenerek vurgulamak isterim: Türkiye tek adamdan ibaret değildir! Türkiye’de bütün seçim sonuçları ülkede siyasetin ciddi şekilde kutuplaştığını ve bu kutuplaşmanın halkı tam ortadan ikiye böldüğünü göstermektedir. Demokratik olmayan uygulamaları, popülizmin göz boyayıcı oyunlarına kanarak destekler görünenler nasıl bir aldatmaca ile karşı karşıya bulunduklarını anlamadan bu oyunun aktörleri olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Ancak, demokrasi, adalet, insan hakları ve temel özgürlüklere inanan ilerici halk kitleleri Türkiye’yi yeniden aydınlığa çıkarmak için mücadeleden asla vazgeçmeyecekler.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki gündem maddelerinden birini Suriye’li sığınmacıların durumu oluşturmaktadır. Bu konuda evrensel değerlere uygun bir göçmen politikası belirlenmesi için Türkiye ile birlikte çalışılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Suriye’yi sığınmacıların sorunu ile ilgili olarak gelişen işbirliği Türkiye ile Almanya’nın önümüzdeki dönemde başka konularda da birlikte çalışmalarına yardımcı olabilecektir.

Kısa vadede Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde önemli bir gelişme beklemek gerçekçi olmayacaktır. Türkiye’nin atması gereken adımlar olduğu, Kopenhag kriterlerine uyum, hukukun üstünlüğüne saygı ve temel hak ve özgürlüklerde önemli gelişmelerin sağlanması gibi alanlarda Türkiye’nin ev ödevini yapması gerektiği bellidir.

Bununla beraber, Türkiye’de bu adımları desteklemeye hazır halk kitlelerinin cesaretlendirilmesi için Almanya’nın Türkiye-AB ilişkilerinde de bazı hareketlenmelere yardımcı olması beklenir. Örneğin, Gümrük Birliği alanında köklü bir reforma ihtiyaç olduğu bilinmekle beraber, Almanya bu konuda kapsamlı bir çalışma başlatılmasını yine Türkiye’nin içinde bulunduğu demokratik olmayan koşullarla bağlantılandırmakta ve bu konuda da yeşil ışık yakmamaktadır. Oysa, kapsamlı olmasa da, Gümrük Birliği’nin işlemeyen unsurlarından başlamak suretiyle, küçük adımlarla Türkiye’nin önünü açmak, demokrasiye gönül veren kitleleri de ümitlendirecek ve Avrupa tarafından yalnız bırakılmadıklarını anlamalarına yardımcı olacaktır. Almanya’nın Türkiye’nin teröre karşı verdiği mücadeledeki duyarlılıklarını gözeten ve bu mücadelesini destekleyen bir tutum izlemesi ise bu ümidi daha da pekiştirecektir.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin Avrupa değerlerine olan taahhütlerini güçlü şekilde savunmaya devam edecektir. Gerek güvenlik ilişkileri bakımından NATO üyesi olarak Almanya ile sürdürdüğümüz müttefiklik ilişkilerini, gerek Avrupa Birliği ile ilişkilerin koparılmasını engelleyecek ve Türkiye’nin demokratikleşmesini güçlendirecek adımların atılmasını güvence altına almak bize Atatürk’ten kalan bir mirasın gereğidir. Bu mirası koruyacak ve çağdaşlaşma yolunda güçlü adımları atacak bir siyasi partinin başkanı olarak Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkileri önemsiyorum. İki ülke arasında karşılıklı olarak gelişen insani bağın da bu ilişkilerin en güçlü güvencesi olduğuna inanıyorum.”

AB Komisyonu hakkında Basın Toplantısı

Değerli Basın Mensupları,

Haftanın bu son gününde dış politika gündemini tüm hafta boyunca meşgul eden konularla ilgili görüşlerimizi paylaşmak üzere sizlerle bir araya gelmiş bulunuyoruz. Tabii ki bu konuların başında Sayın Dışişleri Bakanı ile AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ve Genişlemeden sorumlu Yüksek Komiser Johannes Hahn ile dün gerçekleştirilen görüşmeler geliyor.

Dün yapılan görüşmelerde, AB tarafının Türkiye’de Kopenhag kriterlerinden uzaklaşılmasının kuvvetle altını çizdikleri ve Türkiye’de hukukun üstünlüğü anlayışı yerleşmedikçe Türkiye-AB ilişkilerindeki tıkanmanın aşılamayacağını vurguladıkları açık bir şekilde görülmüştür.

Akademisyenlerin, insan hakları savunucularının karşılaştıkları antidemokratik ve hukuksuz uygulamalardan duyulan endişeler dile getirilmiş, Türkiye ile yeni bir fasıl açılmasının mümkün olmadığı söylenmiştir.

Vize serbestisi konusunda atılması gereken adımlar üç yıl önce tıkandığı noktada durmaktadır. Üç yıl önce yedi kriterde ilerleme kaydedilmemiş olması önümüzde engel olarak duruyordu. Bugün bu kriterlerden bir tanesinin aşıldığı, bir diğerinin aşılması için ise görüşmelere bu ay sonunda başlanacağı söyleniyor.

Türkiye pasaportu sahibi yurttaşlarımızın Avrupa’ya hala vize alarak gidiyor olmalarının başlıca sebebi AKP yönetiminin Türkiye-AB ilişkilerini önemsememesidir. Yurttaşlarımızın bu haktan mahrum bırakılmalarını derin bir teessürle karşıladığımızı belirtmek isterim.

Gümrük Birliği konusunda da herhangi bir ilerleme sağlanmayacağı dün yapılan görüşmelerde yine net bir şekilde tarafımıza söylenmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye-AB ilişkileri artık sadece mülteciler konusuna indirgenmiş bulunmaktadır. Bu konuda bile Avrupa Sayıştayı, Türkiye’ye yapılan maddi yardımların şeffaflık içinde hesabının verilememesi nedeniyle sıkıntıda olduklarını dile getirmektedirler.

Türkiye’de demokratik kurumların işlevselliğini kaybettiği gerçeği, AB’nin tüm kurumları nezdinde kabul edilir hale gelmiştir. AKP yönetimi Cumhuriyetimizin 95 yıllık demokratik değer ve kazanımlarını alaşağı etmiştir. Tek Adam rejiminde hukukun üstünlüğü, evrensel hukuk normlarına bağlılık ve yargı bağımsızlığı 12 Eylül’den bile daha geridedir.

Bu gerileme bu hafta başında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından alınan kararla bir kez daha teyit edilmiştir. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Başkanı Liliane Maury Pasquier, AİHM kararının hızlı bir şekilde uygulanmasını ümit ettiğini belirtmiştir. Aynı uyarı dün Mogherini ve Hahn tarafından da dile getirildi.

Türkiye AB ile ilişkilerin kopma noktasına geldiği bu süreçte, köprüleri yakan bir davranış içine girmemelidir. Yönetim hem her defasında AB’yi stratejik hedef olarak gördüklerini söyleyip, hem Türkiye’yi bu hedeften uzaklaştıran stratejik bir hukuksuzluğa neden olmamalıdır.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün Mühimat Deposu Patlamaları hk Konuşması

Hakkari ve Şırnak’ta mühimmat deposunda meydana gelen patlamalarla ilgili olarak Meclis Araştırması teklifinde bulunduk ve bu vesileyle TBMM’de bir Konuşma yaptım. Konuşma metni aşağıdadır. Önerimiz AKP oylarıyla reddedildi.

Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,

Hakkari ve Şırnak’ta mühimmat deposunda meydana gelen patlamalarla ilgili olasılıkların ve sorumluların araştırılması amacıyla Anayasa’nın 98. TBMM İçtüzüğü’nün 104. ve 105. Maddeleri gereğince, Meclis Araştırması açılmasını arz ve teklif için CHP Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Bu vesileyle Yüce Meclisimizi saygıyla selamlarım.

Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,

Bildiğiniz üzere, Hakkari’nin Şemdinli ilçesi Ortaklar Köyü kırsalında bulunan Süngü Tepesi’nde 9 Kasım 2018 tarihinde mühimmat patlaması meydana gelmiş, 7 askerimiz şehit düşmüş, 25 askerimiz ise yaralanmıştır. Patlamanın atış sırasında gerçekleştiği, daha sonra yapılan açıklamalarda belirtilmiştir.

Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde 9 Kasım akşamı meydana gelen acı olayın ateşi sönmeden ve üzerinden henüz bir hafta dahi geçmeden benzer bir haber de 16 Kasım tarihinde Şırnak’tan gelmiştir. Şırnak’ta havan topu atışı sırasında nedeni henüz bilinmeyen bir patlama meydana gelmiştir.

Patlamanın Uludere ilçesine bağlı Şenoba beldesi Biliç Tepe üs bölgesinde, öğle saatlerinde havan atışı yapıldığı sırada meydana geldiği belirtilmiştir. Patlamada ilk belirlemelere göre bir askerimiz şehit düşmüş, 4 askerimiz ise yaralanmıştır.

Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,

21. yüzyılda, askerlerimizin bu tür hatalarla canlarından olmasının kabul edilemeyeceği ortadadır. Terörle etkin mücadele yürütülen bölgelerde üst üste mühimmat patlamaları yaşanmaktadır. Soruyoruz, Mehmetçiğimiz nasıl bir özensizlikle karşı karşıyadır? Neden üst üste mühimmat patlamaları yaşanmaktadır?

25 Mehmetçiğin şehit olduğu, 5 Eylül 2012 tarihinde meydana gelen Afyon Mühimmat Deposu faciasını unuttuk mu? Hatırlar mısınız, bilirkişi raporlarına göre, oraya 286 bin el bombası kurallara uyulmadan gönderilmişti.
2012 yılında yaşanan faciada, el bombalarının alüminyum pimleri eğrilmiş ve kırılmış, maşası koli bantlarıyla bağlanmış, özel kutularından çıkarılmıştı. O gün, depodaki patlamayan 23 bin el bombası ‘kritik arızalı’ çıktı. Patlamanın da kritik arızalı bir el bombası sandığının düşmesinden kaynaklanmış olabileceği vurgulanmıştı.

Yine bildiğiniz üzere, Afyonkarahisar’da 25 askerin şehit olduğu patlama davasında tam 1952 gün sonra karar çıkmış, dönemin Bölük Komutanı, Mühimmat Bölge Komutanı ve bir üsteğmen hapis cezasına çarptırılmıştı.

Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,

2012 yılındaki Afyon Faciası’ndan 2018’e, yani bugüne kadar bir ders alınmadı mı? Terörle etkin mücadele yürütmek için şehitlerimizin kanlarının yerde kalmaması ve tüm Türkiye’nin vicdanında olayın aydınlatılması gerekmektedir. Gece gündüz, yaz kış demeden, ülkemizin güvenliği için mücadele eden askerlerimizin can güvenliğini sağlamak konusunda TBMM üzerine düşen görevi yapmalıdır.

İki askerimizin daha kısa bir süre önce donarak ölmesi de henüz hafızalarımızdan silinmemiştir. Bu olay ve mühimmat kazaları NATO’nun en önde gelen güçlü ve tüm dünyada başarılarıyla anılan, övündüğümüz Türk Silahlı Kuvvetleri’nin prestijini zedelemekle kalmamakta, her şeyden önce vatan evlatlarının ocaklarına şehit ateşi düşmesiyle tüm halkımızın yüreklerini dağlamaktadır.

Türkiye son zamanlarda yoğun bir askeri faaliyet içindedir. Bu faaliyetler ordumuzun profesyonel yeteneklerinin ve kapasitesinin de sınandığı bir dönemden geçmemize yol açmaktadır. Suriye’deki mevcudiyetimiz terörle mücadele alanında kaydedilen başarılara rağmen her an daha büyük bir sıcak çatışmanın içine girebilmemize de yol açabilecek kadar kritik bir ortamda devam etmektedir.

Elbette Silahlı Kuvvetlerimizin böyle tehlikeli gelişmelerin içine çekilmesini arzu etmeyiz. Ancak böyle bir olasılık mevcut ortamda, hele günümüz koşullarında ve bulunduğumuz coğrafyada asla göz ardı edilmeyecek kadar ciddi bir tehlikedir.

Biz buna hazır mıyız? Mehmetçiğin ihmal ve kusur sonucu şehit düşmesi ve silahlı kuvvetlerimizin mühimmat hatası ya da yanlış kullanımı gibi bir görüntü vermesi her şeyden önce inandırıcılığımızı, güvenilirliğimizi ve caydırıcılığımızı kuşku içine sokmaz mı?

Değerli Milletvekilleri,

Şehit olan askerlerimizin yakınlarının acılarını paylaşıyor, tüm yurttaşlarımıza başsağlığı diliyoruz.

Şehitlerimizin ölümünün nedenini sorgulamak bizim görevimizdir. Hangi ihmal zinciri bu patlamalara neden oldu; bunların nedenini adım adım sormak, Yüce Meclis önünde bizlerin görevidir.

Bütün bu nedenler ışığında, Hakkari ve Şırnak’ta mühimmat deposunda meydana gelen patlamalarla ilgili olasılıkların ve sorumluların araştırılması amacıyla Anayasa’nın 98’inci ve TBMM İçtüzüğünün 104. Ve 105. Maddeleri uyarınca, CHP Grubu adına Meclis Araştırması açılmasını talep ediyoruz.

Genel Kurulu selamlıyor, saygılarımı sunuyorum.

Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin durdurulması için karar almaya hazırlanıyor.

CHP’li Çeviköz’den AP İlerleme Raporu hakkında açıklama

 

CHP Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan… – Ahmet Ünal Çeviköz

CHP Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Ünal Çeviköz, AP İlerleme Raporu hakkında bir basın açıklaması yaptı.

Çeviköz, AP’nin raporlarına karşı yürütmenin üç maymunu oynadığını ifade ederek; “Türkiye’de demokratik adımlar atacak bir hükümet yoktur! Bugünlerde AB’ye üyelik hedefinin devam ettiğini ileri süren açıklamalar yapsalar da, bu koşullar altında AB müzakerelerinin başlaması bir fantezi olmaktan öteye geçmemektedir.” dedi.

Çeviköz’ün açıklaması şu şekilde:

“Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Kati Piri tarafından 14 Kasım 2018 tarihinde, Türkiye-AB ilerleme raporunun taslağı açıklanmış ve Türkiye ile müzakerelerin sonlanması çağrısında bulunulmuştur.

Aynı gün Almanya Sağlık Bakanı Jens Spahn da Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki üyelik müzakerelerine son verilmesi çağrısında bulunmuştur. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu üyesi Johannes Hahn da geçtiğimiz hafta, “Türkiye’nin AB’ye öngörülebilecek bir tarihte üye olması gerçekçi değil. Türkiye ve AB için uzun vadede yeni yollara girilmesi ve üyelik müzakerelerinin bitirilmesi daha dürüstçe olur” açıklamalarında bulunmuştur.

Kamuoyunda bilindiği üzere, Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinin sonlanması çağrılarının temelini, “Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini yerine getirmekten çıktığı” gerekçesi oluşturmaktadır. Bu konuda, raporun bu tespitinin doğru olduğunun altını çizmemiz gerekmektedir.

Avrupa Parlamentosu, geçtiğimiz yıl kabul ettiği Türkiye raporunda, son anayasa değişikliğinin, mevcut haliyle yürürlüğe girmesi halinde, Türkiye ile AB arasındaki katılım müzakerelerinin resmen askıya alınmasını isteyeceği uyarısında bulunmuştu.

AP, Venedik Komisyonu olarak da bilinen “Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu”nun anayasa değişikliği konusundaki görüş raporunu temel alarak, Türkiye’de yürürlüğe sokulan sözde başkanlık rejiminin “kuvvetler ayrılığı ilkesiyle bağdaşmadığını, bunun da Kopenhag siyasi kriterlerine aykırı olduğunu” savunmaktadır.

Bizim defalarca uyardığımız gibi, bu atipik başkanlık sevdası, Türkiye’yi hem Avrupa’da hem de Ortadoğu’da yalnızlaştırmaya devam edecektir. Açık çağrımızdır: Kopenhag Kriterleri yeniden hayata geçirilmelidir. Türkiye, çağdaş ve demokratik bir hukuk devleti olarak kurulmuştur ve geçtiğimiz 16 yıl boyunca, kuruluş amaçlarından tamamen uzaklaşan bir ülke haline döndüğümüz nettir.

Tek adam rejiminin yaratmış olduğu, yargının siyasallaşması, basın ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılması, yürütmenin yasama ve yargı üzerindeki kontrolünün artması sorunları bertaraf edilmelidir. Ülkemizde yaşanan insan hakları ihlallerinin önüne geçilmelidir. Ancak, tüm uyarılarımıza, TBMM’deki etkin muhalefetimize kulaklar tıkanmakta ve bu raporlara karşı yürütme makamı üç maymunu oynamaktadır.

Türkiye’de demokratik adımlar atacak bir hükümet yoktur! Bugünlerde AB’ye üyelik hedefinin devam ettiğini ileri süren açıklamalar yapsalar da, bu koşullar altında AB müzakerelerinin başlaması bir fantezi olmaktan öteye geçmemektedir.

Türkiye’nin, Kıbrıs’ın meşru taleplerinin AB tarafından kabul edilmesi hedefinden vazgeçmeyeceğini kabul ettirmesi gerekmektedir. Bunun için ise ilişkilerin devam etmesi şarttır.

Son olarak, raporun Suriyeli sığınmacılar konusunda, AB devletlerine yükümlülüklerini yerine getirme çağrısı oldukça önemlidir. Türkiye’nin de AB ile ilişkilerde ülkemize göç etmiş olan Suriyelilerin insan haklarını hiçe sayan anlayışa son vermesi gerekmektedir.

Bütün muhalif seslerin bastırılmaya çalışıldığı bu dönemde, AB ile müzakerelerin sonlandırılması Türkiye’yi demokrasiden, insan haklarından ve hukukun evrensel değerlerinden daha da uzaklaştıracaktır. AP’nin müzakerelerin sonlandırılması çağrısını ve bu suretle Türkiye üzerindeki baskısını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, bir Tek Adam Cumhuriyeti değildir, olmamalıdır.”

https://twitter.com/politikyol/status/1063324286616838144…

CHP 2019 Plan ve Bütçe Komisyonu Konuşması

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, Sayın Bakan, Değerli Bürokratlar, Bakan Yardımcıları, Değerli Basın Mensupları; sizleri saygıyla selamlıyorum.

Bugün burada, daha önce AB Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı olarak iki ayrı bakanlıkken şimdi tek bir bakanlık çatısı altında birleşen, Dışişleri Bakanlığı’nın bütçesini değerlendirmek için CHP adına söz almış bulunuyorum.

Öncelikle, Dışişleri Bakanlığı’nın, dünyadaki temsil gücünü son derece önemsediğimizi belirtmek isterim. Emekli bir Büyükelçi olarak burada bulunan tüm meslektaşlarımı da içtenlikle selamlıyorum.

Dışişleri Bakanlığı ve benim de içinden geldiğim hariciye geleneği, her zaman liyakata önem veren, kendine özgü gelenekleri olan bir kurum olarak bilinir. Bu özelliği ile Türkiye Hariciyesi uluslararası toplum nezdinde de en güçlü diplomasi geleneği ve yeteneğine sahip bir kurum olarak kabul edilir idi.

Sayın Bakan, siz görevinizi yeniden üstlenmeniz dolayısıyla düzenlenen törendeki konuşmanızda, “Gerçekten Türkiye’nin en iyi kadrolarının ve en çalışkan insanlarının bulunduğu iki bakanlıkta görev yapmak herkese nasip olmaz. Dışişleri’ndeki personel sadece Türkiye değil, dünyada herkesin saygısını ve takdirini kazanmıştır. Sizlerle beraber çalıştığım için kendimi her zaman şanslı sayıyordum.” dediniz.

Bu duygu ve düşüncelerde olan biri olarak, Dışişleri Bakanlığı’nın teşkilatında yapılan düzenlemelerle ve dışarıdan atanan Büyükelçilerle ilgili ne düşündüğünüzü gerçekten çok merak ediyorum.

Bugün Türkiye’nin yurt dışındaki Büyükelçilerinin yüzde onundan fazlasını meslekten olmayan kişiler oluşturuyor. Demek ki, Dışişlerinin liyakat kıstası yüzde 90’ın altına düşmüş durumda. İlginçtir, bu meslekten olmayan Büyükelçilerin geçmişte AKP milletvekilliği ya da Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanlığını yapmış olmaları dikkati çekiyor, yani sadakat yeni bir liyakat kıstası olarak kabul ediliyor anlaşılan. Dolayısıyla, Bakanlık görevini üstlenirken yaptığınız konuşmadaki ifadelerinizle çelişen bu duruma dikkatinizi özellikle çekmek istiyorum.

Sayın Bakan, AKPM Başkanlığı yapmış bir siyasetçi olarak Avrupa Konseyi’ni ve bu kurumun önemini en iyi bilenlerden birisiniz. O göreviniz sırasında Dışişleri Bakanlığı kadrolarının takdir ve desteğine tam anlamıyla sahiptiniz. Bugün maalesef Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi olan Türkiye gözetime tabi bir ülke konumuna indirgenmiştir.

Acıklı olan, Avrupa Konseyi’nin en önemli statüsüne sahip olmak için yıllarca uğraştığımız ve nihayet “Grande payeur” unvanını kazanarak bir bakıma konseyin elit üyeleri kategorisine yükselmiş olduğumuz halde, bu statümüzden kendi kendimize çekildik. Öfke ile kalkan zararla oturur sözleri boşuna söylenmemiştir. Avrupa Konseyi’ne Grande Payeur olarak ödememiz gereken miktardan sağladığımız tasarruf ne kadardır? Bununla kaybettiğimiz statüyü, dış politikamızı daha etkin yapacak hangi faaliyete ödenek kaydırmak suretiyle yeniden kazandığımızı açıklamanızı merakla bekliyorum.
Türkiye’nin Batı ile olan ilişkileri tümüyle bilinen seyrini kaybetmiştir. Avrupa Birliği Komisyonu Türkiye hakkında hukuk devleti olma özelliğini kaybettiği için, insan haklarına değer vermediği için, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlükleri kısıtladığı için, Vikipedia’ya erişimi yasakladığı için, kısacası Kopenhag kriterlerinden uzaklaştığı için, en sert eleştirileri yapıyor, Avrupa Parlamentosu da AB ile üyelik müzakerelerinin askıya alınmasını tavsiye ediyor.

Bunlar gerçekten Türkiye’yi uluslararası toplum nezdinde küçük düşürecek gelişmelerdir. Kopenhag kriterlerini küçümseyerek “biz Ankara kriterlerini uygularız” avunmasını sadece dışarıda değil, artık içeride kendi yurttaşlarımız da istihza ile karşılıyorlar. Bu aldatıcı avunmayı daha fazla kullanmayın, zira Ankara’nın da itibarını zedeleyeceksiniz.

Bakınız, bugün AB ile Ortak Ticaret Politikası alanında herhangi bir ilerleme kaydedilmemiştir. Türkiye, artan sayıda ithal ürüne ilave vergi uyguladığı için Ortak Gümrük Tarifesi’nden sapmıştır. AB’nin Türkiye’ye bakışının siyasi olduğunu söyleniyor ama, bu sapış, AB ile olan ilişkileri ekonomik yönde de etkilemektedir.

Türkiye’nin Ortadoğu politikasında da ivedilikle değişmesi gereken unsurlar var: İdeolojik dış politikadan derhal arınarak tarafsızlık ilkesini yeniden kucaklamak; çatışmacı çözüm yaklaşımından derhal vazgeçerek bölge halklarıyla kucaklaşan barışçı bir dış politika uygulamasına geri dönmek; kutuplaştırıcı yaklaşımlardan arınmış, bütünleştirici ve birleştirici projeler üretmek suretiyle bölgesel sahiplenmeyi güçlendirmek. Bunların hiç biri yapılmıyor.

Suriyeli mültecilerin barınması için önemli bir rol üstlendiğimiz söyleniyor. Bu önemli rol, yüksek rakamlı bir bütçeyi gerektirmektedir. Türkiye bu konuda hem AB’den hem de BM’den fonlar almaktadır. Aralık 2017 yılı sonuna kadar 3 milyar avroluk toplam finansman, 72 proje ile sözleşmeye bağlanmıştır. Bu fonların kimler tarafından, ne çerçevede kullanıldığı konusunda sadece AB’ye değil, TBMM’ye de hesap verilmelidir. Ama böyle bir açıklamayı henüz göremedik. Ortada dolaşan bir laf var, 35 milyar dolar harcama yaptık deniyor. Nereye gitti bu harcamalar? Emeklilikte yaşa takılanların haklarını savunduğumuz zaman ona para bulunamayacağını söylüyorsunuz da, 35 milyar doların hangi harcama kaleminden çıktığını şeffaf biçimde Türkiye Cumhuriyeti’nin vergi ödeyen vatandaşları ile paylaşmaktan neden kaçınıyorsunuz?

Daha da ilginç olanı, Avrupa Birliği de sizden şeffaflık konusunda hesap soruyor.

Avrupa Birliği’nin mali durumunu denetlemekle yükümlü olan Avrupa Denetçiler Mahkemesi, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye mülteciler için gönderdiği fonlarla ilgili bir rapor yayımladı. Avrupa Konseyi’nin Türkiye’ye mülteciler adına gönderdiği fonun nasıl kullanıldığını denetleyen kurum raporunda, mülteciler için hızlı bir mekanizma geliştirilerek yanıt verildiği ancak bu mekanizmanın tam olarak iyi bir şekilde koordine edilmediği belirtildi. Geliştirilen projelerin yarısının amacına ulaştığı, ancak yarısının beklenen etkiyi yaratmadığı söylendi ve sığınmacı krizi nedeniyle Türkiye’ye verilen 3 milyar Euro’nun nasıl harcandığı konusunda bilgi alamamaktan şikayetçi olundu.

Bu da aslında Türkiye’nin şeffaflık ve hesap verilebilirlik bakımından dünya standartlarının gerisinde kaldığını, daha doğrusu sınıfta kaldığını göstermeye yetiyor da artıyor bile…

Suriye’de Astana ve Soçi sonrası, bir dizi askeri etkinlik gerçekleştirilmiştir, bu da Dışişleri Bakanlığı’nın bir misyon olarak belirlediği “insani dış politika” anlayışını eleştirilebilir hale getirmiştir. Bu süreçlerin sonunda, çatışmasızlık bölgelerinin kurulmasına karar verilmiş ve Türkiye garantör ülkelerden biri olmasına rağmen insani erişimin artmasını ve sivillerin ve sivil altyapının yeterli düzeyde korunmasını sağlamamıştır. Soçi Süreci’nin 15 Ekim’de açıklanması beklenen “silahsızlandırma süreci”nin durumu ise hala belirsizdir.

Türkiye, dış politikada “sıfır sorun politikası” dediği günden bu yana tüm komşularıyla sorun yaşayan bir ülke haline gelmiştir. Ülkemiz, bölgesinde çözüm üreten bir ülke olmaktan hızla uzaklaşarak, bölgesel krizleri üreten ve körükleyen bir ülke konumuna sürüklenmiştir. Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kıpırdamaz özgüveninden, Ortadoğu’nun en kritik ülkelerinde büyükelçisi bile olmayan ülke konumuna gelmiştir. Orta doğu coğrafyası içinde, Katar dışında, Türkiye’nin iyi bir ilişki kurduğu bir ülke neredeyse kalmamıştır. 240 dış misyon ile dünyanın en geniş temsil ağına sahip beşinci ülke olmakla övünülürken, en uzun sınırlara sahip olduğumuz güney komşumuz Suriye’de hiçbir temsilciliğimiz bulunmamaktadır.

Son olarak İtalya’da Palermo’da Libya hakkında yapılan toplantıda da Türkiye’nin ideolojik bir yaklaşım içinde olduğu gerekçesiyle, toplantı esnasında düzenlenen ve Libya’da mevcut iki farklı yönetimin uzlaştırılması için çaba gösterilen küçük toplantıya Türkiye’nin davet edilmesi taraflardan birinin karşı çıkması nedeniyle mümkün olamamıştır. Buna tepki göstererek Palermo toplantısını tamamen terketmek yerine, böyle bir ayrıma tabi tutulmayan bir dış politika izlemek herhalde diplomasinin ve sağlıklı bir dış politikanın gereği olmalıydı.

Diplomasi, bir liyakat işidir. Dış politika uzmanlık işidir. Ancak bugün “Tek Adam Diplomasisi”, dış işlerinin liyakata ve uzmanlığa dayanan kurumsal yapısını tamamen bozmuş ve “keyfi” diplomatik atamalarla sürdürülür bir hale gelmiştir. Bu anlayışın değişmesini, Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki görüşmelerimizin de buna yarayan bir işlevi olmasını temenni ediyorum.

Saygılarımla.

10 Kasım…

Vatanseverliği, örnek devlet adamlığı ve devrimci kişiliği ile bütün dünyanın saygısını kazanan, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı ve Çağdaş Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 80. yıl dönümünde saygı, minnet ve özlemle anıyorum.

45812778_249390449089584_3592458337414807552_n

AB Üyeliğine Tam Üyeliğin Yanındayız

Türkiye’nin AB ile ilişkilerini engelleme ve üyelik müzakerelerini durdurma çabalarına karşı olduğumuzu bugün bir basın açıklaması ile güçlü bir dille vurguladık.

“Son zamanlarda Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri hakkında Avrupa’da çeşitli çevrelerden gelen olumsuz mesajların yeniden arttığını gözlemlemekteyiz.

CHP olarak, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini çağdaşlaşmanın bir gereği olarak görüyoruz, dolayısıyla AB’ye tam üyelik perspektifine sahip çıkıyoruz.

Ancak bugün, Türkiye – AB ilişkilerinin ağırlık merkezinin ve ekseninin kaydığını düşünüyoruz. Mülteci krizi bağlamında AB’nin Türkiye’den beklentilerinin olması ve AKP yönetiminin vize serbestisi gibi ucu açık vaatleri iç kamuoyunda göz boyamak için kullanması, AB-Türkiye ilişkilerinin ana iskeletini oluşturan Kopenhag Kriterleri, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi temel değerlerin önüne geçti.

İktidarın Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini istediğini düşünmüyoruz. Aksine, bu iktidar Türkiye’yi AB’ye tam üyelik sürecinden koparmak için elinden geleni yapmıştır.

Bugün, Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakereleri fiilen durmuştur. Artık, hiçbir yeni fasıl müzakereye açılmamaktadır.

Türkiye, AKPM’nin siyasi denetime aldığı, AB Komisyonu’nun 2016 yılında en sert İlerleme Raporu’nu yazdığı, Avrupa Parlamentosu’nun üyelik müzakerelerini askıya alma çağrısı yaptığı bir ülkedir. Bu tablonun değişmesi, ya Türkiye’de iktidarın değişmesi ya da iktidarın ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda kendine topyekün yeni bir kimlik vermesiyle mümkündür. İkinci seçenek mümkün olmadığına göre, iktidarın ilk fırsatta sandıklarda değiştirilmesi gerekmektedir.

Bizler CHP olarak, Türkiye’nin geleceği için Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerine devam edilmesinden yanayız. Ancak, AKP iktidarı ile AB üyeliğinin bir tezat oluşturduğunu da görüyoruz.

AKP Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 1 Ekim’de TBMM’nin açılışında yaptığı konuşmada “Türkiye’nin AB’ye ihtiyacı olmadığını” söyledi. Bu söz AKP’nin Türkiye’nin AB’ye üye olması gibi bir hedefinin olmadığının itirafıdır.

AB’ye tam üyelik, CHP için Türkiye’nin çağdaşlaşma azminin ihmal edilemez bir unsurudur. AKP için, AB üyelik konusu, bugün, mültecilerin hayatları üzerinden yapılan ucuz bir ekonomik pazarlığa dönmüştür.

Türkiye – AB ilişkilerinin tamamen sona ermesi Türkiye’nin laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olmasını ve çağdaşlaşmasını savunan geniş halk kitlelerini, otoriter tek adam rejimi karşısında yalnız bırakacaktır. AB’den tamamen uzaklaşan bu rejim de halkımıza yönelik baskıyı artıracaktır.

Bu nedenle, CHP, yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye – AB müzakerelerinin devam etmesini desteklemektedir.

Avrupa Birliği Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn Türkiye ile üyelik görüşmelerine son verilmesi çağrısında bulunmuştur.

Zaten buzluğa kaldırılmış olan üyelik görüşmelerine AB Komisyonu üyesi Hahn’ın dediği gibi, ‘karşılıklı çıkarlar doğrultusunda’ son vermek doğru olmaz.

Hahn’ın üyelik yerine ‘gerçekçi stratejik ortaklık’ şeklindeki önerisine Türkiye Avrupa Birliği’ne tam üyelik konusunda kararlı olduğunu göstererek gereken cevabı vermelidir.”

Karaoğlan…

Türkiye’nin siyasi tarihine damgasını vuran, sosyal demokrasiye tüm kalbiyle inanan, “Karaoğlan” Başbakan, merhum Bülent Ecevit’i ölümünün 12. Yıldönümünde rahmet ve saygıyla anıyorum.

45499206_247818665913429_5624814553821872128_n

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: