Çeviköz: Yargının siyasallaşması güveni azaltıyor…

Yargının siyasallaşması güveni azaltıyor…

BirGün’deki haber için tıklayınız

ABD ile Türkiye ilişkilerinde diplomasi dilinin yitirildiğini vurgulayan Emekli Büyükelçi Ünal Çeviköz: “Türkiye ve ABD arasındaki ilişkiler son yıllarda iyi gitmiyor. Akut krizimiz şu anda Trump’ın göndermiş olduğu tweetler. Bu tweet bizi uluslararası alanda küçük düşürmüştür. Çünkü Türkiye’ye karşı böyle bir tweet atması Türkiye’yi bu tarz tweetler atılabilecek bir ülke olarak gördüğünü gösterir” dedi.

Diplomasi dilinin zayıflamasını ardındaki nedenin Türkiye’de yargının geldiği nokta olduğunu söyleyen Çeviköz, “Yargının siyasallaşması, erkler ayrılığının tamamen ortadan kalkması, yasama yürütme ve yargının tek adam rejimi altında kontrole uğramış olmasının, bunların sonucunda da yargının bağımsızlığı konusunda ciddi kuşkuların oluşması Türkiye’nin güven kaybına uğramasına yol açtı” ifadelerine yer verdi.

Cumhurbaşkanı’nın Rusya ile ilişkilerin ABD tarafından kıskanıldığı imasının anlamlı olmadığını ve bu krizle ilişkisi de olmadığını söyleyen Çeviköz sözlerine şöyle devam etti: “ABD’nin Türkiye Rusya ilişkilerini kıskanacak bir ülke olduğunu hiç zannetmiyorum. Türkiye ile Rusya’nın konjonktürel bir ilişkisi var. Bir menfaat ilişkisi içerisindeler.”.

Çeviköz diplomasi dilinin bir an evvel kullanılması gerektiğini söyleyip sözlerine şöyle son verdi:

“F-35 satışlarının durdurulmasının yanında Türkiye’nin uluslararası kredi kuruluşlarından kredi almamasına yönelik tasarının da senatodan geçmesi bekleniyor. Süreçte diplomatik ilişkiler doğru kurulmazsa kuvvetli yaptırımlar da uygulanabilir. Bu nedenle suhuletle ve doğrudan diplomatik diyalog ile süreç yönetilmelidir.”

 

Çeviköz: ‘Türkiye’de siyasallaşan yargının bağımsızlığı hakkında uluslararası ortamda da müttefiklerimizin gözünde de çok ciddi olumsuz algı oluşmasından kaynaklanıyor’

Türkiye ile ABD arasında yaşanan rahip Brunson krizini Sputnik’e değerlendiren muhalefet partilerinin temsilcilerine göre, ABD Başkanı Trump’ın bir yargılama konusu nedeniyle Türkiye’yi yaptırımla tehdit etmesi, Türkiye’deki yargının bağımsızlığı hakkında uluslararası ortamda da olumsuz bir algı olmasından kaynaklanıyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, Trump’ın Türkiye’yi Twitter yoluyla tehdit etmesinin nedenine bakmak gerektiğini ifade ederek “Bu da maalesef Türkiye’de yargının siyasallaşmasından kaynaklanmakta. Kuvvetler ayrımının ortadan kalkmasından, yasama, yürütme ve yargı erklerinin bir monolitik yapıya kavuşup tek adam tarafından kontrol ediliyor hale gelmesinden ve dolayısıyla Türkiye’de siyasallaşan yargının bağımsızlığı hakkında uluslararası ortamda da müttefiklerimizin gözünde de çok ciddi olumsuz algı oluşmasından kaynaklanıyor” dedi.

HDP Grup Başkanvekili Aylan Bilgen de gelinen noktanın bir sonuç olduğunu ifade ederek “Yargının bağımsızlığı, hak ve özgürlüklerin pazarlık konusu yapılmaması anlayışıyla siyaset yürütülseydi böyle bir noktaya gelinmezdi. Özellikle yargılama süreçlerinin dış politikada polemik konusu yapılması, mütekabiliyet mantığıyla hareket edilmesi ortaya böyle bir tabloyu çıkartmıştır” diye konuştu.

İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Ümit Özdağ da “Ne yazık ki ABD’nin Türkiye’ye yönelik bu haddini çok aşan tavrı, artık Türkiye’de bir hukuk devletinin, kuvvetler ayrılığının olmadığını bilmelerinden ve bir tek adam yönetiminde tek adama baskı yaparak sonuç alabileceklerine inanmalarından kaynaklanıyor” ifadelerini kullandı.

Türkiye-ABD ilişkilerinde son dönemdeki gerilim sebeplerinden biri olan rahip Andrew Brunson meselesi, dün ABD Başkanı Donald Trump ve Başkan Yardımcısı Mike Pence’in ardı ardına Türkiye’ye yönelik sert açıklamalar yapmasıyla iki ülke arasında krize dönüştü. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından İzmir’de yürütülen bir soruşturma kapsamında ‘askeri ve siyasi casusluk’ ve ‘terör örgütü adına suç işlemekle’ suçlamasıyla tutuklanan Brunson’ın tutukluluğuna geçen hafta yapılan itiraz reddedilmiş, bu hafta ise mahkeme Brunson’ın sağlık sorunları nedeniyle ev hapsine çıkartılmasına karar vermişti.

Konuyla ilgili ABD yönetiminden ilk değerlendirmeyi yapan ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Brunson’ın ev hapsine alınmasının “Olumlu ancak yetersiz” olduğunu ifade ederken bu açıklamadan bir gün sonra ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’den çok sert bir mesaj geldi. ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Twitter üzerinden kendisi gibi Evangelist olan Brunson’ın derhal serbest bırakılmaması durumunda Türkiye’ye ekonomik yaptırım uygulayacaklarını duyurdu. Pence’in ardından ABD Başkanı Donald Trump da paylaştığı tweet’te, “ABD, büyük bir Hristiyan, aile babası ve harika bir insan olan Papaz Andrew Brunson’ın uzun süreli tutukluğu nedeniyle Türkiye’ye geniş yaptırımlar uygulayacak. Bu masum din adamı derhal serbest bırakılmalı” ifadelerini kullandı. Bu açıklamaların ardından ABD Senatosu Dış ilişkiler Komisyonu, Türkiye’nin uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan bir tasarıyı kabul etti.

ABD’den gelen açıklamalara Türkiye’den ilk yanıtı Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yine Twitter üzerinden verirken “Hiç kimse bize talimat veremez. Kimsenin tehdidine de boyun eğecek değiliz. Hukuk kuralları istisnasız herkes için geçerlidir” ifadelerini kullandı. Daha sonra Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da ABD’nin tehditkâr açıklamalarının kabul edilemez olduğunu vurguladı.

“ABD’DEN TÜRKİYE’YE BÖYLE BİR MUAMELE ŞİMDİYE KADAR GÖRÜLMEDİ”

Türkiye ile ABD arasında yaşanan Brunson krizini Meclis’te grubu bulunan muhalefet partilerinin temsilcileri Sputnik’e değerlendirdi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Ünal Çeviköz, Sputnik’e yaptığı açıklamada ABD Başkanı’nın Türkiye’yi tehdit etmesinin üzücü bir durum olduğunu ifade ederek “Trump bu şekilde twit yoluyla ya da kaba kuvvet göstererek tehdit yoluyla ABD dış politikasında birtakım uluslararası meseleleri çözebileceğini düşünüyor. Bazen başarılı da oluyor. Fakat bunu Türkiye’ye karşı ilk defa uyguluyor. Türkiye’ye karşı uygulaması Türkiye’yi çok küçük düşüren bir gelişme oldu, maalesef bu çok üzücü bir durum. Bundan derin üzüntü duyuyorum. Türkiye böyle bir muameleyi hak edecek bir ülke değildir. ABD ile Türkiye arasındaki müttefiklik ilişkileri de değerlendirildiğinde hiçbir zaman Türkiye’ye böyle bir muamele şimdiye kadar görülmemiştir” dedi.

“TRUMP’IN BU CESARETİ BULMASININ NEDENİ, TÜRKİYE’DE SİYASALLAŞAN YARGININ BAĞIMSIZLIĞI ÜZERİNDEKİ OLUMSUZ ALGI’

Trump’ın böyle bir cesareti bulup Türkiye’yi tehdit eden mesaj yayımlamasının nedenlerini aramak gerektiğini ifade eden Çeviköz, “Bu da maalesef Türkiye’de yargının siyasallaşmasından kaynaklanmakta. Kuvvetler ayrımının ortadan kalkmasından, yasama, yürütme ve yargı erklerinin bir monolitik yapıya kavuşup tek adam tarafından kontrol ediliyor hale gelmesinden ve dolayısıyla Türkiye’de siyasallaşan yargının bağımsızlığı hakkında uluslararası ortamda da müttefiklerimizin gözünde de çok ciddi olumsuz algı oluşmasından kaynaklanıyor. Bu twitin atılması için bu cesaretin bulunmasının altında bu yatıyor diye düşünüyorum” diye konuştu.

“KRİZ ‘KABUL EDİLEMEZ’ AÇIKLAMALARIYLA ÇÖZÜLEMEZ”

Krizin ne yöne doğru evrileceğini de değerlendiren Çeviköz, “Türkiye’nin böyle bir kaba kuvvet gösterisine boyun eğmemesi gerekir. Ama her şeyden önce buna kabul edilemez, biz buna baş eğmeyiz, yargı bağımsızdır’ gibi birtakım açıklamalarla çözülebilecek bir kriz değil bu. Bu, basın üzerinden ya da mesajlaşarak değil doğrudan doğruya gerçek bir diplomatik diyalog yoluna girerek ve işlevsel bir şekilde konuşarak çözülmesi gereken bir meseledir” dedi.

“BRUNSON HAKKINDAKİ DAVA EN KISA SÜREDE SONUÇLANDIRILMALI”

Brunson hakkındaki yargı sürecinin hızlandırılması gerektiğini vurgulayan Çeviköz, “Çünkü bu yargı süreci hızlandırılmadığı müddetçe yargının bağımsızlığı ve yargının siyasallaşmadığı algısını oluşturamazsınız. Onun için en hızlı şekilde yargı sürecinin sonuçlandırılması gerekir. Suçluysa hükümlü hale gelir, suçsuzsa serbest bırakılır, gider. Ama yargı süreci olmadan bırakılması, Türkiye’deki yargı hakkındaki algının maalesef ayaklar altına alınmış olduğu sonucu çıkar” diye konuştu.

“ABD İŞİ YAPTIRIMA VARDIRIRSA DURUM GÖRÜLMEMİŞ BİR KRİZE DOĞRU EVRİLİR”

ABD’nin Türkiye’ye uygulamasının engellenmesi gerektiğini ifade eden Çeviköz, “Bunun için de Brunson davasını en kısa zamanda sonuçlandırmak ve yargının yüzünü aklamak lazım. Ama ABD işi bu raddeye vardırırsa bu durum, Türk-Amerikan ilişkilerinde görülmemiş bir krize doğru evrilir” dedi.

Kılıçdaroğlu: Trump’ın tehdit mesajları müttefiklik hukukuna aykırı

ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasının, “60 yılın üzerinde süren Türk-Amerikan müttefiklik ilişkilerine yakışan şeyler olmadığını” ifade eden Çeviköz, “Onun için işin bu raddeye varmasını engellemek ve Türk-Amerikan ilişkilerini belki de yıllarca sürecek ve onarılması çok güç olacak bir kriz sarmalına sokmamak lazım. Bunun da yolu, mesajlaşma yoluyla ilişkileri tırmandırmak değil aksine yargı sürecini en hızlı şekilde işleterek Brunson davasını sonuçlandırmakla mümkündür. Bunun yapılmasından başka da bir yol görmüyorum” diye konuştu.

© REUTERS / AARON P. BERNSTEIN

Mattis: Trump’ın yaptırım tehdidi Türkiye ile askeri ilişkileri etkilemez

Türkiye’nin ABD ile kriz yaşadığı ortamda Rusya ile yakın ilişkilerini de değerlendiren Çeviköz, şöyle konuştu: “Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin konjonktürel bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Çünkü Suriye sorununun çözümünde Türkiye ile Rusya karşılıklı olarak birbirlerine muhtaçlar. Astana süreciyle birlikte çok iyi bir işbirliği oluşturuldu ve Suriye krizinin çözümünde de Türkiye-Rusya işbirliği ve ortak anlayışı, önemli ilerlemeler sağlanmasına yardımcı oldu. Bu, bölgedeki gelişmelerin ve konjonktürün bir sonucu. Öte yandan Türkiye ile Rusya arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilere baktığımızda çok ciddi bir enerji ithalatı bağımlılığımız var. Bunu da mutlaka göz önüne almak gerekiyor. O yüzden Türkiye-Rusya ilişkilerini bu kapsamda değerlendirmek gerekiyor. Yalnız bu ilişkilerin, Türkiye’nin Batı ile olan güvenlik ilişkilerini veya öbür ilişkiler manzumesini etkileyebilecek ve Batı’dan koparak kendine yeni birtakım alternatifler arayacak bir yönelime gidecek şekilde yorumlamamak lazım. Türkiye pekâlâ bunların hepsini birden, birbirleriyle çatışmayacak şekilde yürütebilecek bir imkana sahiptir. Soğuk Savaş döneminde NATO üyesi olduğu halde Sovyetler Birliği ile ileri derecede ilişkiler geliştirebilmiştir. Bugün Soğuk Savaş sonrası uluslararası konjonktürün ortaya çıkardığı durum çerçevesinde de Türkiye, Rusya ve doğusundaki ülkelerle ilişkilerini, Batı ile ilişkilerin yerine geçecek şekilde değil de bu ilişkileri bütünleyecek şekilde sürdürebilme imkanına sahiptir. Ben Türkiye’nin Batı ile ilişkileri tamamen gözden çıkarıp, Batı’dan kopup, Batı kurumları içindeki konumunu zayıflatıp tamamen kendini Doğu ile ilgili birtakım yeni taahhütlere yönlendirmesi halinde çok ciddi yanlış yapacağı kanaatindeyim. Böyle bir yanlışa umarım düşülmez.”

“YARGI SÜREÇLERİ DIŞ POLİTİKADA PAZARLIK KONUSU YAPILMASAYDI BU NOKTAYA GELİNMEZDİ”

HDP Grup Başkanvekili ve Kars Milletvekili Ayhan Bilgen de Sputnik’e yaptığı açıklamada Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan Brunson krizinin ‘sebep değil sonuç’ olduğunu ifade ederek “Gelinen nokta bir sonuçtur. Asıl olarak sorunun sebebine odaklanmak gerekir. Yargının bağımsızlığı, hak ve özgürlüklerin pazarlık konusu yapılmaması anlayışıyla siyaset yürütülseydi böyle bir noktaya gelinmezdi. Özellikle yargılama süreçlerinin dış politikada polemik konusu yapılması, mütekabiliyet mantığıyla hareket edilmesi ortaya böyle bir tabloyu çıkartmıştır. Biz, suçluların iadesi kapsamı bağımsız olmak üzere hiç kimsenin kişisel pozisyonunun, kişisel suçunun ya da özgürlüğünün devletlerarası ilişkinin aracı olarak görülmesini hiç kimse açısından doğru görmüyoruz” dedi.

“TÜRKİYE’NİN DE ABD’NİN DE DIŞ POLİTİKASI ÇELİŞKİLİ TUTUMLAR İÇERİYOR”

Türkiye-ABD ilişkilerinde karşılıklı olarak ‘tehdit-şantaj stratejisinin’ tercih edildiğini ifade eden Bilgen, “Dış politika bir boyutuyla güçler dengesi üzerinden yürür, diğer boyutu ise ilkeler ve değerlerdir. Uzun bir süredir Türkiye’nin dış politikası ne yazık ki bu anlamda son derece çelişkili tutumlar içermektedir. ABD’nin de bir süredir uyguladığı dış politika aslında benzer çelişkilerin bir izdüşümüdür. Trump’ın politikası elbette 11 Eylül’den sonra Amerikan dış politikasında kalıcı izler bırakan yaklaşımların Türkiye tarafından da adeta yöntem olarak tekrarlandığı bir durumla karşı karşıyayız. Her iki yaklaşımı da doğru bulmuyoruz. Bunun bedelini toplumların ödemesi, insanların ödemesi bizce kabul edilemez bir durum. Sağduyunun ve toplumun çıkarlarının merkeze alındığı bir siyasetin daha doğru olduğu düşüncesindeyiz. Oysa burada karşılıklı güç gösterisinin, karşılıklı tehdit-şantaj stratejisinin tercih edildiği görülüyor” diye konuştu.

“LİDERLERİN YANLIŞININ BEDELİNİ TOPLUMLAR ÖDEMEMELİ; TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI ALANDA CEZALANDIRILMASI KABUL EDİLEMEZ”

© AFP 2018 / BENOIT DOPPAGNE

‘ABD tehditlerini uygularsa Türkiye NATO’dan çıkmak yerine NATO’da kalıp sistemi kilitler’

Bilgen, Türkiye ile ABD’nin birbirlerini ‘stratejik müttefik’ olarak tarif ederken en küçük gerilimde karşılıklı restleşmeler yaşandığına dikkat çekerek “Sanırım strateji ile taktik birbirine karıştırılıyor. Elbette Türk-Amerikan ilişkilerinin masaya yatırılması gereken yapısal boyutları var, son derece sorunlu alanlar var. Ama bu ilişkilerin sorgulanması sırasında son derece şeffaf, kamuoyu manipüle edilmeden hareket edilmeli. Oysa görünen o ki kapalı kapılar ardında başka bir ilişki tarzı geliştiriliyor, meydanlarda, miting alanlarında başka bir diplomasi sergileniyor. Bunun bedelinin ekonomik kriz olarak ya da Türkiye’nin uluslararası arenada cezalandırılması olarak ortaya çıkması bizce kabul edilebilir bir sonuç değil. Burada liderlerin yanlışlarını toplumlar ödememeliler. Karşılıklı olarak bu tarz siyasetten vazgeçilmelidir. Elbette ki tercihler değişebilir, Türkiye devletinin stratejik tercihleri değişebilir ama bu yöntemle olmaz. Hem son derece iyi ilişkiler varmış gibi söylemler kullanmak, sonra sanki savaşın arifesineymişiz gibi yaklaşımlar sergilemek son derece sorunlu bir tutumdur” ifadelerini kullandı.

“TÜRKİYE’DEKİ DARBE GİRİŞİMİNE ÖNCÜLÜK YAPMIŞ ÇETENİN REİSİNE FAALİYET ÖZGÜRLÜĞÜ VEREN ABD’NİN TÜRKİYE’YE SÖZ SÖYLEME HAKKI YOK”

İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Gaziantep Milletvekili Ümit Özdağ da Sputnik’e yaptığı açıklamada ABD’yi eleştirerek “Türkiye’de bir darbe girişimine öncülük yapmış bir çetenin sözde din adamı kılıklı reisine güvence ve faaliyet özgürlüğü veren bir ülkenin Türkiye’de yargılanan bir Amerikan vatandaşıyla ilgili ülkemize en ufak bir şey

ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’yi yaptırımla tehdit etmesini değerlendiren Özdağ, “Ne yazık ki ABD’nin Türkiye’ye yönelik bu haddini çok aşan tavrı, artık Türkiye’de bir hukuk devletinin, kuvvetler ayrılığının olmadığını bilmelerinden ve bir tek adam yönetiminde tek adama baskı yaparak sonuç alabileceklerine inanmalarından kaynaklanıyor. ABD’nin bu tehdidinin aynı zamanda Ortadoğu, özellikle de İran ekseninde oluşmaya başlayan yeni Amerikan politikasıyla iç içe geçmiş olduğu net bir şekilde görülmektedir. Yani bir dizi Amerikan tehdidinin gerekçelendirilmiş şeklidir” diye konuştu.

“ÜLKEMİZİ SIKINTILI SÜREÇLER BEKLİYOR”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın izlediği dış politikayı eleştiren Özdağ, “Ne yazık ki Türkiye gibi Türk dış politikası da Erdoğan tarafından iyi yönetilmemektedir ve ülkemizi sıkıntılı süreçler beklemektedir. Sıkıntılı süreç derken genel anlamda bahsediyorum; Türk halkı böyle antidemokratik, baskıcı bir tek adam rejimini hak etmiyor. Bu tek adam rejiminin son 16 yılda Türkiye’nin başına dış politikada ve ekonomi politikalarında açmış olduğu belalar ortada. Şimdi billurlaşmış haliyle bu tek adam rejimi Türkiye’yi hem dış politikada hem ekonomi politikalarında hem de Türkiye’nin otoriterleşmesi sürecinde bugün olduğundan daha sıkıntılı süreçlere sürükleyecek gibi görünüyor” diye konuştu.

“OLMASI GEREKEN, TÜRKİYE’NİN MİLLİ ÇIKARLARINI DOĞRU TANIMLAYACAĞI BİR ZEMİNE OTURMASI”

ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulaması durumunda Türkiye’nin tavrının ne olması gerektiği yönündeki soruyu da yanıtlayan Özdağ, “Ortada ne olduğunu görmeden herhangi bir çözüm önerisi getirmenin anlamı yok. Üstelik bu konularda parça parça çözüm önerisi olmaz. Olması gereken; bütün bir ülkenin demokratikleşmesi, kuvvetler ayrılığı zeminine oturması, parlamenter demokrasiye dönmesi, milli çıkarlarını doğru tanımlayacağı bir zemine oturmasıdır” dedi.

Yunanistan’ın acısını paylaşıyorum.

Komşumuz Yunanistan’da yaşanan yangın faciasında yaşamını yitirenlerin yakınlarının acılarını yürekten paylaşıyor, yaralılara acil şifa diliyorum.

I share the agony of families of all the deceased in the tragic fire disaster in Greece and wish quick recovery to the injured.

37728312_202371100458186_5302220895954141184_n

Lozan Barış Antlaşması’nın 95. yılına dair Genel Kurul Konuşmam

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Genel KURULU saygıyla selamlıyorum.

Bugün 24 Temmuz.

Sansürün Kaldırılmasının 110. Yıldönümü vesilesiyle “Gazetecilik suç değildir” demeye devam ederek, medya ambargosuna ve tek sesliliğe karşı mücadele veren özgür kalemlerin asla susmayacaklarına, Türkiye’nin demokratik ve özgür bir ülke olmaya devam etmesi uğruna çalışacaklarına inandığımı vurgulamak istiyorum.

95 yıl önce imzalanan Lozan Barış Antlaşması, Milli Mücadelemizin en önemli diplomatik zaferidir. Cumhuriyet’in ilanından üç ay önce imzalanan bu antlaşma, laik ve demokratik değerlere bağlı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi ve bu değerlerin uluslararası hukuktaki teminatıdır. 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti olarak ilan edilen devletimiz, bağımsızlığını ve egemenliğini öncelikle bu anlaşma ile tüm dünyaya kabul ettirmiştir. 8 ay boyunca, bir masa başında bugünlerimizi çizen, dönemin Dışişleri Bakanı İsmet İnönü ve beraberindeki heyete ülke olarak borcumuz sonsuzdur. Çünkü uğruna kan dökülmüş topraklar için antlaşma yapmanın ne demek olduğunu ancak cepheden cepheye koşanlar bilir.

Tarihi olaylara geriye dönerek bakarken, o günün koşullarını ve o güne giden süreçleri göz önüne alarak değerlendirmelerde bulunmak adil ve gerçekçi, objektif, taraf tutmayan bir yaklaşım olanağı sağlar. Lozan’ı iyi anlamanın yolu da budur. Lozan bağımsız, egemen ve kendi ayakları üzerinde başı dik olarak durabilecek bir devletin temellerinin atılması için müzakere edilmiş ve kurtarılan vatan toprakları üzerinde böyle bir devleti kurmak için imzalanmış bir anlaşmadır. Lozan Barış Antlaşması, TBMM’yi oluşturan, TBMM’nin kendi atalarının zaferidir.

TBMM hükümetinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ulaşmanın yolunu açan, tam bağımsız devletimizin temellerini oluşturan Lozan Barış Antlaşması, Mustafa Kemal Atatürk’ün tarifiyle; “Benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir”. Lozan’ı kendi tarihsel diyalektiğinden koparmanın ulusal çıkarlarımıza hiçbir faydası yoktur.

Lozan’ın aksine, Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren barış antlaşmaları müzakere yapılmadan, dayatmayla imzalanmıştır. Tekrarlamakta fayda var – bu anlaşmaların içinde bugün yürürlükte kalan ve uygulanan tek antlaşma Lozan’dır.

9 Temmuz 2018’de 703 sayılı KHK ile değiştirilen Dışişleri Bakanlığı yapısı, diplomaside liyakatı esas alması gerekirken yerini himayeci bir anlayışa bırakmıştır.

Bugün Türkiye’nin dış politikası, hem kendi kurumlarında hem de dış politikadaki tutarsızlıklarıyla, kararsızlık ve güvensizliğe doğru itiliyor.

Türkiye’nin dış politikası, ivedilikle bu himayeci anlayıştan ıkarılmalı, çağdaş ve ileri görüşlü bir anlayışa kavuşturulmalıdır.

Türkiye sadece bölgesinde değil, küresel meselelerin çözümüne yönelik arayışlarda da görüşlerine ihtiyaç duyulan ve danışılan bir aktör olmaya yeniden başlamalıdır.

Bu vesileyle, son 95 yılımızla ilgili ne varsa tamamını borçlu olduğumuz Milli Mücadelenin Başkumandanı Mustafa Kemal Atatürk’ü, Lozan Fatihi asker, diplomat, devlet

adamı ve siyasetçi İsmet İnönü’yü ve şehitlerimizi bir kez daha saygıyla yad ediyor, ecdadımıza, şehitlerimize, gazilerimize selam olsun diyorum.

#LozanAntlaşması #MustafaKemalAtatürk #MilliMücadele #24Temmuz

24 Temmuz Basın Bayramı Mesajım

37681698_201339893894640_1038818229440479232_n-1.jpg

Değerli Basın Emekçileri,

Osmanlı Dönemi’ndeki istibdat yönetiminin baskı ve korkularına karşı “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” diyerek 110 yıl önce bugün basına karşı sansür uygulaması kaldırılmıştı. Ne yazık ki, bugün basın üzerinde baskılar artarak devam ediyor. 2 yıldır süren OHAL süresince 3 bin gazeteci işsiz kaldı, 174 medya ve yayın kuruluşu ise kapatıldı.

Türkiye Gazeteciler Sendikası verilerine göre cezaevindeki gazeteci ve medya çalışanı sayısı 143.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 15 yıllık iktidarında farklı davalar öne sürülerek birçok gazeteci mesleğinden kopmak zorunda bırakıldı. Bugün, sadece iktidarın sesi haline getirilmeye çalışılan medya, bu 15 yılın ürünüdür.

“Gazetecilik suç değildir” demeye devam ederek, medya ambargosuna ve tek sesliliğe karşı mücadele veren özgür kalemlerin asla susmayacaklarına, Türkiye’nin demokratik ve özgür bir ülke olmaya devam etmesi uğruna çalışacaklarına inanıyorum.

Gazetecilerin baskı altına sokulmadığı, kalemlerinin yeniden yazabildiği Türkiye özlemi ile bayramınızı kutluyorum.

ODATV’de Nurzen Amuran’a verdiğim Röportaj

Nurzen Amuran sordu CHP İstanbul Milletvekili Ünal Çeviköz yanıtladı

Liyakat ve tecrübe aranmaksızın büyükelçi olarak görevlendirilen kişilerin atandıkları ülkelerin, Türkiye’nin ‘yeni sistemi’ için taşıdıkları önem üzerinde düşünmek, içinden geçmekte olduğumuz dönüşüm ve gerileme sürecini anlamak için önemli ipuçları taşımaktadır…

 

NurzenAmuran- Sayın Çeviköz İstanbul milletvekili oldunuz. Kutluyoruz sizi. Bu hafta sizinle dış politikayı konuşalım istiyoruz. Ancak ülkemizde yeni sistemle birlikte pek çok değişiklik oldu. TSK yanında Merkez Bankası Dış işleri  ve Maliye Bakanlıklarında şimdiye kadar devlet gelenekleri değişmemişti. Yıllar önce Maliye Bakanlığında Bakana rağmen vergi müfettişleri bir konuyla ilgili bağımsız rapor yazmışlar, Bakan’da rapora evet demek durumunda kalmıştı. Sistem değişmeden önce iki büyükelçimizin Merkeze geri çekilmesine tanık olmuştuk. Bazı gazetelerde sıradan bir haber olarak geçmişti… Ancak kararname hazırlanmadan hiçbir gerekçe gösterilmeden geri çekilmişlerdi. Geri çekilenler büyükelçi konumunda olan görevlilerdi. Uzun yıllar büyükelçilik yaptınız. Bu rutin bir uygulama mıydı?

Ünal Çeviköz – Devlet yönetiminin giderek merkezileşmesi, denetimsizleşmesi ve keyfileşmesinin yansımalarını Dışişleri Bakanlığı’nın teşkilat yapısına ve atamalara yapılan müdahalelerde bir süredir gözlemliyorduk. Her devlet kurumu gibi, Dışişleri Bakanlığı da maalesef son zamanlarda bu tür uygulamalara kurban edilmeye başlandı. Söz konusu merkeze alma kararları elbette rutin değildir. Ancak rutin dışı uygulamaları Dışişleri mesleğinden olmayan Büyükelçi atamaları ile birlikte düşünmek yerinde olur. Son zamanlarda böyle atamalar da artmaya başladı. Büyükelçilik ne yazık ki artık mesleki bir gelişimin sonucu hak edilen bir makam olmaktan çıkarak belli bir zümreye dağıtılan bir tür ödüle dönüştü. Bu tablo, Türkiye’nin itibarını giderek zayıflatmaktadır. Liyakat ve tecrübe aranmaksızın büyükelçi olarak görevlendirilen kişilerin atandıkları ülkelerin, Türkiye’nin ‘yeni sistemi’ için taşıdıkları önem üzerinde düşünmek, içinden geçmekte olduğumuz dönüşüm ve gerileme sürecini anlamak için önemli ipuçları taşımaktadır.

 

20180330_star-yazari-oda-tv-nin-haberine-ne-dedi

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: