NATO’nun Afganistan’da icra etmekte olduğu Kararlı Destek Misyonu hakkında

Bugün, TBMM Genel Kurulu’nda NATO’nun Afganistan’da icra etmekte olduğu Kararlı Destek Misyonu hakkında TBMM’ye sunulan Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi üzerine CHP Grubu adına konuştum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Afganistan’da NATO’nun öncülüğündeki kararlı destek misyonuna ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, bugün önemli bir gün; her şeyden önce Gaziantep’in kurtuluşunun yıl dönümü. Sarıkamış trajedisinin yıl dönümünü de maalesef üzüntüyle anıyorum. Aynı zamanda Iğdır’daki şehidimizin de ailesine, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve ulusumuza başsağlığı diliyorum.
Bugün aynı zamanda dün Afganistan’da gerçekleşen bir terör saldırısı vesilesiyle yaşamını yitiren Afgan kardeşlerimizin ailelerine ve tüm Afgan halkına da başsağlığı dileklerimizi iletmek isterim.
25 Aralık, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün silah ve dava arkadaşı, Lozan kahramanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin 2’nci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü de ebediyete intikalinin 45’inci yıl dönümünde rahmetle andığımız bir gündür. Aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Değerli milletvekilleri, hazır tarihten söz açılmışken, Türkiye Cumhuriyeti ile çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir varlık-yokluk savaşı veren Afganistan arasındaki ilişkilerin önemini hatırlatmak amacıyla bazı bilgileri paylaşmak isterim.
Türkiye ile Afganistan arasındaki dostluk köprüleri Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk döneminde atılmıştır. Kurulduktan sonra Türkiye Cumhuriyetini ilk ziyaret eden devlet başkanı Afganistan Kralı Emanullah Han olmuştur. Kral, Batılı ülkelerin “Başkent nasıl olsa İstanbul’a taşınır.” düşüncesiyle büyükelçilik bile açmakta isteksiz davrandıkları Ankara’ya 20 Mayıs 1928’de eşiyle birlikte gelmiş ve bir hafta boyunca Atatürk’ün konuğu olmuştur. Bu vesileyle yine hatırlamakta yarar var, Ankara’nın ilk ve o dönemde tek modern oteli olan Ankara Palas’ın ilk yabancı konukları da Emanullah Han, eşi ve beraberindeki Afgan heyetidir.
Ulu Önder Atatürk, Kral onuruna yaptığı konuşmada Afgan halkıyla olan dostluğumuz hakkında şunları söylemiştir: “Saygıdeğer Kral, tarihin ne garip görünmeleri, dünya olaylarının ne anlamlı rastlantı ve benzeyişleri vardır. Hükümdar şahsınız, 1919’da, kahraman Afgan milletinin başında olarak, Asya’nın ortasında istiklal için mücadeleye atılırken, biz de aynı tarihte, burada, Avrupa’nın doğusunda, bütün uygar dünyanın gözleri önünde istiklal ve hürriyetimize vurulan darbelere göğüslerimizi siper ederek dövüşüyorduk. Size ve bize çektirilen bunca üzüntüler ve acılardan söz etmeye gerek yoktur. Yalnız, istiklal ve hürriyet âşığı milletler için o acı anlar, o acı sebepler uyanma aracı olmak üzere daima hatırlanmalıdır. Afgan milleti ile Türk milletinin tarihî olan dostluk bağlarını sağlamlaştıran ve doğrulayan başlıca sebebi de her iki milletin şerefli varlıklarını ve yüce ideallerini korumak için istiklal ve hürriyet prensibine aynı kuvvet ve imanla sarılmalarında aranmalıdır.”
Afganistan ve Türkiye tarihî kaderde ve mücadelede ortak geçmişlere sahiptir. Afganistan’la kurulan dostluk ilişkisi, yapıldığı dönemde “Şark Parktı”, “Dörtlü Şark Anlaşması”, “Doğu Antantı”, “Yakın Şark Paktı”, “Ön Asya Bloku”, “Asya Paktı” gibi isimlerle de anılan, resmî adı “Türkiye, Afganistan, Irak ve İran Arasında Ademi Tecavüz Muahedenamesi” olan ve 8 Temmuz 1937’de taraf ülkelerin dışişleri bakanlarınca imzalanan Sadabat Paktı’nın fikir babası da Atatürk’tür.
Pakta dâhil olan taraflar şu konularda mutabakata varmışlardı: Devletler normal ilişkilerini de iyi bir şekilde devam ettirecektir. Dünya barışının sağlanmasına yönelik kurulan Milletler Cemiyetinin kararlarına uyacak ve birliğe biat edeceklerdir. Anlaşmanın muhatabı olan devletler hiçbir şekilde anlaşmayı paravan olarak kullanarak birbirlerinin iç işlerine müdahil olmayacaklardır. İç işlerinde varılan mutabakat ve hoşgörü, aynı şekilde, daha önce çizilen ve kabul edilen genel sınırların korunması konusunda da geçerliliğini devam ettirecektir. Bu anlaşmanın imzalanmasının başlıca nedenlerinden biri, tarafların sınır anlaşmazlıklarının bir nebze de olsa çözüme kavuşturulabilmesidir. Taraflar, birbirlerinin çıkarlarının zedelenmesi, korunması konularında ortak maddelere dayanarak, birlik içinde hareket edeceklerdir. Pakta katılan devletler, hiçbir şekilde birbirlerine askerî veya siyasi bir saldırı içinde olmamanın yanı sıra böyle oluşumlara dâhil olmayı da asla kabul etmeyeceklerdir.
Sadabat Paktı’nın 7’nci maddesi ise bugün de bölgede çok önem taşıyan güvenlik sorununa karşı dört ülkenin birbirine taahhüdünü içeriyordu ve diyordu ki: “Yüksek âkitlerden her biri kendi hudutları içinde, yüksek âkitlerden diğer birinin müessesatını devirmeyi veyahut bu diğer devletin topraklarında nizam ve emniyete zarar vermeyi istihdaf eden silahlı çetelerin, birlik veya teşekküllerin kurulmasına mâni olmayı taahhüt eder.” Paktın bizzat bu maddesi bile paktın ileri görüşlülük ve öngörüyle hazırlandığını göstermektedir.
Sadabat Paktı’yla Türkiye, doğu sınırlarını garanti altına almıştı. Dünya barışının sağlanmasına aykırı olan bütün hareketler dengeleri bozmaktadır. Bu düşüncenin korunması amacıyla pakt Orta Doğu barışını sağlamlaştırmıştır, bölgesel dostluk mutlak kılınmaya çalışılmıştır.
Türkiye ile Afganistan arasındaki dostluk ilişkileri Emanullah Han dönemiyle de sınırlı kalmamıştır. Emanullah Han’ın devrilmesinden sonra Kâbil Büyükelçimiz Yusuf Hikmet Bayur 24 Haziran 1930’da Mehmet Nadir Han’a güven mektubunu sunar ve görüşmesini de Ankara’ya şu sözlerle özetler: “24 Haziranda itimatnamemi verdim. Kral ile mükâleme esnasında ezcümle ‘Kâffemiz Reisicumhur Hazretlerini başımız tanırız.’ dedi.” Yani Afgan halkı Atatürk’ü kendi başkanı olarak tanırdı.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün bu tarihsel kardeşliğe dayanan iki halkın dayanışmasını her koşulda sürdürmeyi sağlamak gerekmektedir. Afganistan’da NATO öncülüğündeki Kararlı Destek Misyonu kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının yurt dışına gönderilmesine ilişkin tezkere, ilk olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 6 Ocak 2015 tarihinde kabul edilmiş ve 3 Ocak 2017’de de iki yıl daha uzatılmıştır.
Yetki istenen hususları açmam gerekirse, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının NATO’nun Afganistan’da icra edeceği Kararlı Destek Misyonu ve devamı kapsamında yurt dışına gönderilmesi, aynı amaçlara yönelik olmak üzere yabancı silahlı kuvvetlerin anılan misyona katılmak için ülkemiz üzerinden Afganistan’a intikaliyle geri intikali kapsamında Türkiye’de bulunması hususlarıdır.
NATO’nun Kararlı Destek Misyonu, ISAF yani Uluslararası Güvenlik ve Yardım Kuvveti sona erdikten sonra kurulmuştur. Yani bu misyon savaşçı bir misyon değildir. Kararlı Destek Misyonu, Afganistan’ın genelinde güvenlik sorumluluğu üstlenecek Afgan ulusal güvenlik güçlerine eğitim, danışmanlık ve yardım sağlama amacıyla kurulmuştur. Bu misyonun hedefi, Afgan ulusal güvenlik güçlerinin ülke genelinde güvenlik sorumluluğunu bütünüyle üstlenmesini sağlamaktır. Ancak değerli milletvekilleri, hatırlamak gerekir ki 2015 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan Kararlı Destek Misyonunun tezkere metninde “İki yıl icra edilmesi planlamakta.” ifadesi yer almaktaydı. Bu misyonun aradan geçen neredeyse dört yıla rağmen hâlâ görevine devam ediyor olması Afganistan’daki gelişmelerin başlangıçtaki planlarla örtüşmediğinin işaretidir.
Afganistan’daki Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarına ilişkin kararlarımızı yeniden değerlendirmemizi gerektiren 3 önemli gelişmeye dikkatinizi çekmek isterim. Öncelikle, NATO güçleri Afganistan’da görev yaptıkları süre boyunca El Kaide ve Taliban unsurlarıyla mücadele ettiler. Ancak bugün Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan Hükûmeti ve Taliban’ın Afganistan’da barışın sağlanması için görüşmelere başlayacaklarına ilişkin haberler duyuyoruz. Öyle ki Taliban yöneticileri Katar’daki bir ofiste bu konuda çalışmalara dahi başlamışlar. Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad da Taliban’la barış müzakerelerini ilerletmek için Afganistan, Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’da temaslar yürütüyor. Bu durum Uluslararası Güvenlik ve Yardım Kuvveti ve Kararlı Destek Misyonunun etkinliğinin de sorgulanmasına yol açıyor.
İkinci olarak, Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani Şubat 2018’de Taliban’la barış görüşmelerini ve Taliban’ı bir siyasi parti olarak tanımayı içeren bir barış planını açıkladı. Her ne kadar ülkedeki kırılgan durum devam etse de ve ülkenin birçok bölgesinde Taliban’ın kontrolü sürse de Afganistan Hükûmeti ile Taliban arasındaki kanalların açılmaya başlaması önemli bir gelişme.
Son olarak, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’ın Afganistan’daki Amerikan askerlerinin yarısını çekeceği açıklaması da Afganistan’daki dengeleri etkileyebilecek faktörlerden biridir. Bu durumda Afganistan’da güç bulunduran diğer ülkelerin üzerindeki yük ve sorumluluklar da artacaktır, Afganistan’daki Amerikan askerî mevcudiyeti 14 binden 7 bine düşecektir. Süren barış görüşmeleri ve Amerikan askerlerinin çekilmeye başlaması Türkiye’nin Afganistan’da şekillenmekte olan yeni tabloya hazırlanmasını da beraberinde getirmelidir.
Değerli Başkan, sayın milletvekilleri; işte, sözünü ettiğim bu gelişmelerin de ışığında Türkiye’nin Afganistan’daki varlığının yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Afganistan Hükûmeti ile Taliban arasında bir anlaşma olduğu takdirde Türkiye’nin Afganistan politikasını bu anlaşma esaslarına göre yeniden düzenlemesi gerekecektir. Kararlı Destek Misyonunun resmî sayfasına göre Haziran 2018 itibarıyla misyonda görev yapan 15.997 askerden 563’ü Türk Silahlı Kuvvetleri mensubudur. Bu misyona 39 ülke destek veriyor. Afganistan’da NATO şemsiyesi altında ve bölge barışı için yarar sağlayacak bir misyonda görev yapmak olumlu karşılanması gereken bir faaliyettir. Son gelişmeler ışığında Türkiye’nin NATO Kararlı Destek Misyonunda Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının sayısını azaltması gerekecektir. Bu durumun şimdiden altını çizmek gerekiyor.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Afganistan’da Amerika Birleşik Devletleri askerlerinin çekilmeye başlamasına değindiğimize göre Amerikan askerlerinin bir başka ülkeden yani komşumuz Suriye’den çekilmesini de dikkatle ele almamız gereklidir. 2018 Aralık itibarıyla Suriye’de yeni bir döneme giriliyor. Öncelikle bölgede yeni bir askerî hareketliliğin başlamasının herhangi bir olumsuzluğa yol açmaması önem taşımaktadır. Şunu belirtmekte yarar var: Amerika Birleşik Devletleri askerlerinin çekilmesinin Amerika önderliğindeki koalisyonun Suriye topraklarında IŞİD’e karşı sürdürdüğü mücadelenin tamamen sona erdiği ve koalisyon güçlerinin tümünün Suriye’den çekileceği anlamına gelmediği dikkate alınmalıdır. Nitekim koalisyona katılan diğer ülkelerin, örneğin Fransa’nın henüz askerlerini çekme niyetinde olmadıklarını açıklamaları da dikkati çekmektedir, üstelik Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Amerika Birleşik Devletleri’nin kararından hoşnut olmadığını dahi söylemiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak öteden beri Suriye’nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine önem verdiğimizi vurgulayan bir yaklaşım içinde olduk. Suriye topraklarında bulunan yabancı askerî unsurların zaman içinde Amerika örneğinde olduğu gibi çekilme kararı almalarının Suriye’nin geleceği hakkındaki kararları Suriyelilerin vermesine de olumlu katkıda bulunacağını düşünüyoruz. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Suriye dâhil olmak üzere Türkiye’nin komşu coğrafyasını oluşturan Orta Doğu bölgesinde, mevcut tüm sorunların askerî güç kullanmaksızın, barışçı yollardan ve diplomasiye ağırlık verilerek çözümlenmesinden yanayız. Bu bütüncül yaklaşım, tüm aktörlerle diyalog içinde bulunmasını da gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda, Suriye ile Türkiye arasında Adana Mutabakatı ruhuna uygun olarak diyalog ortamının sağlanması da büyük önem taşımaktadır. Bunu bir kez daha ısrarla vurgulamak isterim.
Cenevre’de sürdürülen barış görüşmelerinin ve Suriye Anayasası’nın hazırlanması çalışmalarının bu bağlamda daha da önem kazandığını da hatırlatmak isterim. Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri’nin Suriye’den çekilme kararını bölgesel sahiplenme, iyi komşuluk ilişkileri ve iç işlerine karışmama prensibi çerçevesinde bir fırsata dönüştürmeyi başarmalıdır. Bizim tutumumuz bellidir: Biz, savaş çığırtkanlığı yapmaksızın, Orta Doğu’nun sorunlarını barışçı yollardan çözmek için Orta Doğu Barış ve İşbirliği Teşkilatının yani kısaca OBİT’in kurulması için Türkiye’nin öncülük yapmasını istiyoruz.
Önümüzde, önemli ve kritik bir dönemin başlayacağı anlaşılıyor. Türkiye, Suriye’de yeni bir misyon üstlenmeye hazırlanıyor. Suriye’den Amerika’nın kuvvetlerini çekmesi sonucu Türkiye IŞİD’le mücadeleyi Amerika’dan devralacağını söylüyor. Bu kararın askerî taktik ve stratejik operasyonel planlamalarının dikkatle yapılması gerektiği açıktır. Zira, IŞİD’in kalıntılarının bulunduğu Fırat Havzası, Suriye topraklarının sınırımızdan oldukça uzak bölgelerinde yer almaktadır. Bu tür bir harekâta hazırlanırken ABD’nin etkin lojistik ve istihbarat desteğinin alınması gerekecektir. Bu hazırlıkların sağlam temellere dayalı bir şekilde, özenle yapılmakta olduğunu ummak isteriz.
Amerikalıların, IŞİD tam anlamıyla bölgeden temizlenmeden çekilme kararı almasının ardında hangi saiklerin bulunduğu mutlaka dikkatle değerlendirilmelidir. Son haberlere bakılırsa, bizim desteğimizle kuzeyden Menbic’e doğru hareketlenen Özgür Suriye Ordusu’na karşı Suriye Rejim güçleri de güneybatıdan Menbic’e girmiş durumda. Türkiye’nin, İdlib’de olduğu gibi, Suriye rejim güçleriyle burun buruna bir karşılaşmaya doğru ilerlemekte olduğu gözden kaçmıyor. Bunlar dikkat edilmesi gereken çok kritik gelişmelerdir. Bizim vazifemiz bu uyarıları yapmaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; maalesef Orta Doğu dün olduğu gibi bugün de kan gölüne dönüşmüş durumdadır. Sayısız cihatçı örgüt ortaya çıkmış, bölgesel istikrar ve güvenlik ortadan kalkmıştır. Türkiye, Orta Doğu’da tarafsız bir bölge gücü olma özelliğinden yoksun bırakılmıştır. Tarafgirliğin Suriye’de sonuçlarını hazin bir şekilde gördük. Önümüzdeki dönemde Suriye ve Orta Doğu politikalarımıza aklıselimin egemen olmasını umuyoruz.
Dün, Reina saldırısını düzenleyen suikastçının ev arkadaşı ortaya çıktı, haberlerde yer aldı, görmüşsünüzdür. Adana’nın Seyhan ilçesinde sahte Suriye kimliğiyle yakalanan şüphelinin 2011’de Çeçenistan’da El Kaide terör örgütü adına faaliyet gösterdiği, 2013’te ülkesinde aranmaya başlanmasının ardından Türkiye’ye giriş yaptığı ve bir yıl sonra da yine aynı örgüt adına eylem yapmak amacıyla Suriye’ye kısa bir süre gidip geldiği tespit edilmiş durumda.
Üstelik “yabancı terörist, savaşçı” şüphesiyle 2017 yılında Mısır’a çıkışı yapılan şüphelinin sahte pasaportla geçtiğimiz ocak ayında yeniden Türkiye’ye geldiği ve sözde cihat etmek amacıyla illegal yollardan Suriye’ye gidip terör örgütü El Kaide’nin Suriye yapılanması olan Fetih El Şam cephesi ve Heyetül Tahrir-i Şam terör örgütleri adına faaliyet gösterdiği yönünde bilgiler mevcut. Bu kişinin yeni yılda eylem hazırlığında olduğu da belirtiliyor. İşte, Orta Doğu’da izlenen yanlış politikaların Türkiye’yi nasıl terörün hedefi hâline getirdiğinin en son somut örneği de budur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizin hem Suriye’de hem Orta Doğu’da barışın öncüsü, çatışmaların barışçı yollarla çözüme ulaşacağı bir ülkeye dönüşmesi ümidiyle bu tezkere için, içinde bulunduğumuz tüm olumsuzluklara rağmen, Afgan halkıyla dayanışma amacıyla Cumhuriyet Halk Partisinin bu defa da olumlu oy kullanacağını belirtmek isterim.
Hepinize saygılar sunuyorum.

CHP Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün Suriye’den ABD’nin çekilmesine ilişkin Basın Açıklaması

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’de bulunan ABD askeri unsurlarının çekileceği hakkındaki açıklaması Suriye’de yeni bir döneme girileceğine işaret eden önemli bir gelişmedir. Bu kararın olası yansımalarının dikkatle değerlendirilmesi yerinde olacaktır.

Her şeyden önce, bu çekilmenin kış şartlarında gerçekleşeceği ve normal koşullarda birkaç ay süreceği dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla, bölgede yeni bir askeri hareketliliğin başlayacağı da gözden kaçırılmamalıdır. Bu hareketliliğin herhangi bir olumsuzluğa yol açmaması önem taşımaktadır.

ABD askerlerinin çekilmesinin ABD önderliğindeki koalisyonun Suriye topraklarında IŞİD’e karşı sürdürdüğü mücadelenin tamamıyla sona erdiği ve koalisyon güçlerinin tümünün Suriye’den çekileceği anlamına gelmediği anlaşılmaktadır. Nitekim, koalisyona katılan diğer ülkelerin henüz askerlerini çekme niyetinde olmadıklarını açıklamaları da bu bağlamda dikkati çekmektedir.

CHP öteden beri Suriye’nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine verdiği önemi vurgulayan bir yaklaşım içinde olmuştur. ABD askerlerinin çekilmesinin Suriye’de bu konularda olumsuz bir gelişmeye yol açmamasını umuyoruz. Suriye topraklarında bulunan yabancı askeri unsurların zaman içinde ABD örneğinde olduğu gibi çekilme kararı almalarının Suriye’nin geleceği hakkındaki kararları SuriyeIilerin vermesine de olumlu katkıda bulunacağını düşünüyoruz.

CHP, Suriye dahil olmak üzere, Türkiye’nin komşu coğrafyasını oluşturan Ortadoğu bölgesinde mevcut tüm sorunların askeri güç kullanmaksızın, barışçı yollardan ve diplomasiye ağırlık verilerek çözümlenmesinden yanadır. Bu yaklaşım tüm aktörlerle diyalog içinde bulunulmasını da gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda, Suriye ile Türkiye arasında, Adana mutabakatı ruhuna uygun olarak, sorunun çözümüne katkıda bulunacağı muhakkak olan diyalog ortamının sağlanması da büyük önem taşımaktadır.

Çekilme kararının yaratacağı ortamda, Suriye’nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine zarar verebilecek fırsatçı ve maceracı davranışlar içine girmek isteyecek unsurların olabileceği de dikkate alınmalıdır. Bu tür davranışlardan kaçınılması gerekir. Cenevre’de sürdürülen barış görüşmelerinin ve Suriye Anayasasının hazırlanması çalışmalarının bu bağlamda daha da önem kazandığı düşünülmektedir.

Türkiye, ABD’nin Suriye’den çekilme kararını bölgesel sahiplenme, iyi komşuluk ilişkileri ve iç işlerine karışmama prensibi çerçevesinde bir fırsata dönüştürmeyi başarmalıdır. Defalarca vurguladığımız gibi, bölgede barışın sağlanmasına yönelik arayışlarda CHP’nin ortaya attığı Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı (OBİT) önerisi bu bağlamda önemli bir fırsat oluşturacaktır.48418977_264731357555493_8915306148815437824_n

TBMM’de Dış Politika Sorunları ele alındı

19 Aralık akşamı TBMM Genel Kurulu Bütçe görüşmelerinde yaptığım bu konuşma ile dış politika sorunları üzerindeki görüşlerimizi dile getirdim.

Video için linke tıklayınız.

2019 Bütçe Teklifine dair konuşmamdır.

‘Sayın Başkan,

2019 Yılı Merkezi yönetim Bütçe Teklifinin 13. Maddesi üzerine CHP Grubu adına söz almış bulunuyorum ve bu vesile ile Yüce Meclis’i saygıyla selamlıyorum.

Değerli Milletvekilleri,

Sözlerime başlamadan önce Tek Adam bütçesine dair görüşmeler üzerine eleştirilerimi dile getirmek istiyorum. Tüm hafta boyunca, TBMM’de bütçeyi görüştük ancak bütçeyi kullanacak icra makamı Meclis’te bulunmuyor. Demokrasinin ve çoğulcu sistemin, ülkemizdeki tarihsel gelişimine açıkça aykırı bir süreç ile karşı karşıyayız. Bütçenin yasama hakkının özü olması ilkesi terk edilmiş, devletin kasasının anahtarı Tek Adam’a verilmiştir.

Tek Adam’ın belirlediği ve sosyal adalet ilkesini tamamen görmezden gelen bu bütçenin, Türkiye’nin içinden geçtiği ekonomik krize, asgari ücretlinin, emeklilerin ve dar gelirlinin geçim derdine, kadına şiddet sorununa, hayvan haklarının istismarına, eğitim politikalarının pozitif akıldan uzaklaşmasına, dış politikada içinde bulunulan sıkışmışlığa çare olmayacağını belirtmek isterim.

Değerli Milletvekilleri,

Dışişleri Bakanlığı’nın bütçeye yönelik hedeflerini görünce sanki Türkiye, İdlib ve Menbiç dar boğazına sıkışmamış, AB ilerleme raporlarında müzakerelerin durdurulması çağrısı yapılmamış, Libya Konferansı’nda istenmeyen ülke olmamış, NATO’nun parlamentosu olan NATOPA tarafından tarihte ilk kez özgür olmayan ülke olarak kabul edilmemiş, KKTC’de enerji alanında sıkıntılar yaşanmamış gibi hedefler konmuştur.

AKP iktidarının dış politikası hiçbir zaman huzur, barış, refah ve istikrar vaat etmedi. “Yurtta barış dünyada barış” ilkesi bugün tamamen Türkiye’nin dış politika anlayışından çıkarılmıştır. Seçimlerde oy kazanmak adına askeri harekatlar yapılmaktadır. Ancak Türkiye Tek Adam rejiminde bir rüzgar gülü gibidir. Diplomaside ne liyakat kalmıştır ne de istikrar.

Tek Adam rejimi, ülke içinde kutuplaşmaları arttırırken bölgede de gerginlik, çatışma, ayrışma ve yoksulluk üretmektedir. 24 Haziran 2018 Seçimleriyle birlikte uygulamaya konulan ‘yeni sistem’in tek adama dayanan yapısı, kurumsuzlaşmayı artıran düzenlemeleriyle ülkemizin dış politikadaki kırılganlığını ve edilgen durumunu daha da derinleştirmektedir. Rus S-400’lerin alım vaadine karşı ABD ile F-35 krizi yaşayan Türkiye’ye bugün Pentagon 3,5 milyar dolar değerinde 80 adet Patriot tipi GEM_T füzesi ve 60 diğer füzenin satışına onay vermiştir. Bu satışın onayı için Kongre’nin yanıtını bekleyen Türkiye, hangi dengeyi kurabilecektir? Hem S-400’lerin hem Patriotların bir arada hava savunması yapabilmesi için bizim bilmediğimiz yeni bir teknoloji mi geliştirilmiştir? Yoksa, Rusya ve Amerika hava savunma sistemlerinin birbiriyle çatışması için Türkiye semaları mı seçilmektedir?

AB üyeliğinden hızla uzaklaşan AKP iktidarı, AB Sayıştayı’nın 1,2 milyar Euro olarak tarif ettiği, AB’nin Suriyeli mülteciler için verdiği yardımın nereye gittiğini bile açıklayamamaktadır.

2002 yılında iktidara gelen AKP, dış politikanın her alanında geleceğimiz için büyük tehlike arz eden bir enkaz yaratmıştır ve bugün de yarattığı enkaza çözüm sunacak hedefler ortada yoktur.

Bugün, Türkiye’nin dış politikası temel ilkelerinden koparılmış ve saptırılmıştır. Yani tarafsızlığını, inandırıcılığını ve güvenilirliğini yitirmiş bir durumdadır. Hatalar zinciri Türkiye’nin bölgede en güvenilir aktör olarak görülmesi ve inandırıcılığı ile sorunların çözümünde başvurulacak bir yüksek akıl olması imkanlarını yok etmiştir.

Türkiye, Ortadoğu’da tarafsız bir bölge gücü olma özelliğinden yoksun kaldığı için bugün Ortadoğu’nun ideolojik çekişmelerinin sahnesi haline getirilmiştir. Bugün bir çok ülkede diplomatik temsilciliğimizin bile olamayışı, işte bu tarafsızlığı kaybetmesindendir.

Türkiye, AKP iktidarından önce, dış politikadaki çıkarlarını hem doğu hem batı eksenli olarak muhafaza ediyor ve geliştiriyordu. Batı dünyasıyla ilişkilerimiz, Rusya ve Orta Doğu’yu da dengeleyen bir çizgide yürütülüyordu. Çok yönlülük Türkiye’nin geleneksel dış politikasının esas çizgisi olagelmişti. Bugün, çok yönlü olarak tanımlanamayacak ve dengeci bir perspektiften yoksun dış politikamız, ülkemizin bölgesel ve uluslararası ölçekte farklı zeminlere sağlam basabilmesini engellemektedir.

Oysa birkaç yıl öncesine kadar Türkiye Orta Doğu’da düzen kurucu ülke olma hevesiyle övünüyordu. Geldiğimiz noktada, değil Orta Doğu’da Doğu Akdeniz’de de artık düzen dışı bir ülke haline gelmiş bulunuyoruz.
Biliyor musunuz, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının çıkarılması ve Avrupa’ya aktarılması bakımından artık Türkiye dışındaki güzergahlar üzerinde duruluyor. İsrail, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, üçlü işbirliği ile bu hattın kurulması için çabalarını hızlandırdılar. Oysa hepsi biliyor ki, yapılacak bir boru hattının en ekonomik güzergahı Türkiye üzerinden geçecek olandır. Eh, şimdi bu enerji rekabetinde söz sahibi olmak için İsrail ile, hatta Mısır ile konuşmak gerekmez miydi? Gerekirdi elbet, gerekirdi de,
Değerli Milletvekilleri, dış politikaya hakim olan kaprisler ulusal menfaatlerimizi gözeten bütünlükçü bir dış politika anlayışına imkan vermiyor ki! Ne İsrail’de ne de Mısır’da Büyükelçimiz var!

Bakınız, İsrail ve Mısır’da Büyükelçi bulunduramayışımız başka nelere yol açıyor. 9. Madde tartışılırken bir Kudüs kavram kargaşası yaşandı. Dendi ki, Birleşmiş Milletler Kudüs’ü Fiistin’in başkenti olarak tanıyormuş. Bu bir yanlış okumadır.

Aslında ne olmuştur, teker teker açıklayayım.

ABD’nin Kudüs’ü “İsrail’in başkenti” olarak tanıması üzerine, İslam ülkelerinin liderleri İstanbul’da toplanarak bir karar aldı ve Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti ilan etti.
Daha sonra, BM Genel Kurulu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs kararını oylamak için toplandı ve Kudüs kararını eleştiren karar tasarısı, BM Genel Kurulu’nda 9’a karşı 128 oyla kabul edildi. Bu oylamada Kudüs’ün Birleşmiş Milletler tarafından Filistin’in başkenti olarak kabul edilmesi gibi bir kararın alınması söz konusu değildir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 19 Aralık 2017 tarihli 10 / 22 sayılı kararında “Kudüs’te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma” çağrısı yapılmıştır. Tasarıda yer alan ifadeler şöyledir:

“Kutsal Kudüs Kenti’nin özel statüsünü, özellikle de BM kararlarında belirtildiği üzere kentin ruhani, dini ve kültürel boyutlarının korunma ihtiyacını göz önünde bulundurarak,

Kudüs’ün nihai statüsüne BM kararları çerçevesinde yürütülecek müzakereler sonucunda karar verilmesi gerektiğini vurgulayarak,

Kutsal Kudüs Kenti’nin statüsünü, karakterini veya demografik yapısını değiştirme niyetindeki kararların yasal bir etkisi olmadığını, geçersiz olduğunu ve Güvenlik Konseyi’nin kararları doğrultusunda iptal edilmesi gerektiğini tekrar tasdik ederek,

Tüm devletleri BMGK’nın 478 sayılı kararı uyarınca Kudüs’te diplomatik misyon kurmaktan kaçınmaya davet eder;

Tüm devletlerin BMGK’nın Kutsal Kudüs Kenti kararlarına uygun hareket etmesini ve bu kararlara aykırı bir eylem veya önlemi tanımamasını talep eder;

Sahada iki devletli çözümü tehlikeye atan negatif trendlerin geri çevrilmesi ile vakit kaybetmeden, Orta Doğu’da Birleşmiş Milletler kararları ve toprak hakkı da dahil olmak üzere Madrid şartnamesini, Arap Barış İnisiyatifi’ni ve Orta Doğu Dörtlüsü Yol Haritası’nı temel alan kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışa ulaşmayı hedefleyen uluslararası ve bölgesel çabaların hızlandırılmasına yönelik çağrısını tekrar eder;

Onuncu acil özel oturumu geçici olarak sonlandırmaya ve Genel Kurul Başkanı’na üye devletlerin talebi doğrultusunda oturumu devam ettirme yetkisi verme kararı alır.”

Kamuoyunu doğru bilgilendirmek bizim vazifemiz, kayıtlara doğrular geçsin de sonra birileri yine kandırıldık demesin.

Ama ben size çok daha vahim bir durumdan söz etmek isterim.

Bu bahse konu karar Genel Kurul’dan geçtiği sıralarda Türkiye’nin yakında Filistin’e Büyükelçi tayin edeceği iddia ediliyordu. Doğruları bilmekte fayda var, Doğu Kudüs’te bir Başkonsolosluğumuz vardır. Orada Büyükelçi unvanlı diplomatımız görev yapmaktaydı. Görevi de Filistin nezdinde ülkemizi temsil etmekti. Ancak diplomatımız 6 aydır Kudüs’te değil. İsrail’de Tel Aviv’de Büyükelçi bulunduramadığımız için Kudüs’teki Başkonsolosumuzu da görevine gönderemiyoruz. Sonuçta ne oluyor? Filistin nezdinde de temsil imkanlarından kendi kendimizi mahrum ediyoruz.

Öfke ile kalkan zararla oturur Sayın Milletvekilleri. Aklımıza geldikçe o ülkeden bu ülkeden Büyükelçimizi geri çekersek sonucu dış politika zaafiyetine yol açar. İşte bugün Tek Adam dış politikasının ülkeyi getirdiği durum, bu zaafiyettir ve çok önemsenen Orta Doğu politikasında dahi gedikler açılmış olmasıdır.

Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,

Suriye Devlet Başkanı’nın isminin her telaffuzunun değişmesinde Suriye politikamız da değişiyor. 10 ay önce, kayıtlara göre, Erdoğan “Hâla Esed’le bir araya gelelim diyen zavallılar var yav 1 milyon vatandaşını öldüren bir katille neyi düzelteceksiniz” demişti.

Aralık 2018’de, Esed’in adı yeniden Esat olmuş ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Esad ile birlikte çalışmayı düşünebiliriz” diyor.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye bir söz vardır. Galiba bu sözün en iyi oturduğu örnek Türkiye’nin değişen Suriye politikaları oluyor.

Teşekkür ederim.’

Kılıçdaroğlu AB Büyükelçileriyle Bir Araya Geldi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin büyükelçileriyle bir araya geldi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AB ülkelerinin büyükelçileriyle buluştu. Basına kapalı gerçekleşen yemekli toplantıya, CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz ile AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Christian Berger katıldı.

Toplantının ardından açıklamada bulunan Çeviköz, büyükelçilerle güncel bazı meseleleri konuşma imkanı bulduklarını aktardı. Toplantıya CHP’nin AB Karma Parlamenter Komisyonu (KPK) üyesi milletvekillerinin de katılarak AB büyükelçileriyle görüş alışverişinde bulunduklarını belirten Çeviköz, Kılıçdaroğlu’nun genel bir değerlendirme yaptıktan sonra AB büyükelçilerinin sorularına cevap verdiğini kaydetti.

Büyükelçilerin yaklaşan Noel’ini kutlayarak 2019’un Türkiye-AB ilişkileri için daima ileriye giden bir dönemin başlangıcı olması dileğinde bulunan Çeviköz, AB üyesi ülkelere ve Türkiye’ye huzur, barış dileğinde bulunduklarını belirtti.

Kılıçdaroğlu’nun genel bir değerlendirme yaptıktan sonra AB büyükelçilerinin sorularına cevap verdiğini ifade eden Çeviköz, “Bu görüşmeler sırasında hem Türkiye-AB ilişkileri hem Türkiye’nin içinde bulunduğu durum hem dış politikayla ilgili güncel meseleler, birçok soruya da cevap verme imkanı buldu.” dedi.

“HERHANGİ BİR YORGUNLUĞA YOL AÇMAMAK İÇİN”

Çeviköz, “Hep sayın Genel Başkanımız yurt dışına ziyarette bulunduğu zaman ‘Türkiye’yi şikayete gitti.’ diyerek bazı serzenişlerde bulunuyor. Bu akşam herhangi bir yorgunluğa yol açmamak için hepsini birden davet edip şikayetimizi toplu olarak kendilerine dile getirmiş olduk.” dedi.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: