Aralık 22, 2022

Muhalefetin dış politikasının merak edilmesi, iktidarın dış ilişkilerinden memnun olunmadığının üstü kapalı şekilde itirafıdır. Dolayısıyla, iktidarın dış ilişkilerinden farklı bir uygulamanın muhalefetten beklenmesi doğal görülmelidir. 

Son zamanlarda kamuoyunda en çok sorulan sorular muhalefetin dış politikasının nasıl olacağı konusuna odaklanıyor. Duymuşsunuzdur; “canım, muhalefetin de bir dış politikası var mı?”, “hangi konuda nasıl bir tutum izleyeceklerini bilmiyoruz ki?”, “hükümetin peşinden gitmekten başka ne yapıyorlar?” gibi sorgulama, ya da suçlamalar (!), sıklıkla dillendiriliyor.

Bu söylemler ve sorgulamalar bir yandan iktidar yanlıları tarafından dile getirilirken, bir yandan da iktidarın politikalarını beğenmediğini, ancak muhalefetin de bir alternatif sunamadığını ileri süren sözde iktidar karşıtı ama özde muhalefet yanlısı olduğu dahi kuşku uyandıran çevrelerden de gelmekte.

Yani, dış politika, bir bakıma muhalefeti eleştirmek için kullanılan unsurlardan biri olarak adeta yeni bir araçsallaştırmaya kurban edilmekte. “Yeni”, zira iktidar zaten dış politikayı kendi iç siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için yıllardan beri araçsallaştırmakta. Bu yetmiyormuş gibi, şimdi bir de muhalefeti eleştirmek için araçsallaştırılmasıyla karşı karşıyayız dış politikanın… Üstelik, sanki iktidarın kendinin bir “dış politikası” varmış gibi…

“TÜRK HARİCİYESİ”

Türkiye’nin dış politikası Cumhuriyet kurulduğundan beri, başarılı, tutarlı, güvenilir, inandırıcı ve sarkaç ya da rüzgâr gülü gibi bir o yana bir bu yana savrulmayan bir çizgiye sahip olagelmiştir. Bu çizgi uluslararası ilişkiler açısından bakıldığında da Türkiye’nin muhatapları, müttefikleri, hatta hasımları tarafından takdirle karşılanmış, “Türk Hariciyesi” ve “Türk Diplomasisi” adıyla anılan bir gelenek literatürde tartışılmaz bir yer edinmiştir. Bugün böyle bir çizginin sürdürüldüğünden söz edebilmek mümkün değildir.

DIŞ POLİTİKA MI “DIŞ İLİŞKİLER” Mİ?

“Türk Hariciyesi” olarak neredeyse efsanevi bir atıf haline gelmiş olan köklü, gelenekleriyle ve usta-çırak ilişkilerinin bezediği dokusuyla uzmanlaşarak bir “ekol”e dönüşen Türkiye Dış Politikası uygulamaları, son yirmi yılda salam taktiğiyle ince ince doğranmakta, giderek bu vasfını kaybedecek bir seyir izlemeye mahkûm edilmektedir. Muhalefeti suçlamadan önce bu tespitin yapılması, asıl iktidarın dış politikasının nasıl olduğunun sorgulanması çok daha güncel bir gerekliliktir.

Zira önümüze Türkiye’nin dış politikası olarak sunulan uygulamalar, aslında “iktidarın dış ilişkileri” olarak anılsa çok daha doğru olur. Belli bir tutarlılıktan uzak, stratejik öngörü ve bütünlükten yoksun, kapsamlı, çok disiplinli ve dış politikayı oluşturan etkenlerin tümünün bir arada ele alınarak değerlendirildiği bir anlayış son yirmi yılın çizgisi değildir.

2002 ÖNCESİNİN PROAKTİF DIŞ POLİTİKASI

Oysa pek ala iyi başlamış gibi görünüyordu. Türkiye’nin dış politikası 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ertesinde yeni ve proaktif bir döneme girmiş, Türkiye attığı adımlar ve yaptığı hamlelerle bir bölgesel güç olmanın da ötesinde, küresel dengeleri kıpırdatabilecek girişimlerde bulunmuştu. ABD ve bazı diğer NATO müttefiklerimiz Sovyet ardılı yeni bağımsızlığını kazanmış ülkeler arasında nükleer güç sahibi olan Rusya, Ukrayna, Kazakistan ve Belarus ile ilişkileri öncelerken, Türkiye tüm yeni bağımsız cumhuriyetleri istisnasız tanımış, hepsi ile eşitler arası dengeli, saygın ilişkiler geliştirmeye başlamıştı. Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Türk Dili Konuşan Devletler Zirve Toplantıları, Balkanlar’da Güneydoğu Avrupa İşbirliği gibi girişimler hep bu proaktif çabaların unsurlarıydı.

Altılı Masayı oluşturan siyasi partilerin dış politikadan sorumlu yetkilileri bu ortak tutum kağıdının dış politika ile ilgili bölümünü hazırladılar. Tamamı bitirildiğinde elbette dış politika ile ilgili bölümü de kamuoyunun bilgisine sunulacak.

2002 yılında iktidara gelen siyasi parti de bu arka plan üzerine inşa ettiği dış politika uygulamalarını bir süre başarıyla sürdürdü. Bakmayın, kimi çevreler 2002’den önceyi “milattan önce” gibi sunmaya çalışa dursunlar, iktidarın ilk yıllarında izlediği dış politika çizgisi kendinden önce sürdürülen o proaktif dış politika uygulamalarının sadık şekilde uygulanmasından ibarettir. Bu uygulamada başarısız olunduğu söylenemez. Nitekim, 2010 yılında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğine ezici bir üstünlükle seçilmesinin arka planında da bu geçmiş vardır.

NE DEĞİŞTİ?

Başarısızlık o anlayışın terk edilmesi ve dış politikanın “dış ilişkiler”e dönüştürülmesiyle başlamıştır. Başarısızlık, komşuların iç işlerine müdahale edilmesiyle, komşular arasındaki sorunlarda taraf tutulmasıyla, üstenci yaklaşımlarla ve bütün bunların hiç de hak etmediğimiz şekilde bir tür yeni hegemonyacılık olarak yorumlanmaya başlamasıyla artmıştır. “Nasıl bir dış politika?” diye sorarken, bu hataların giderilmesinin nasıl bir dönüşüm sağlayabileceğini görmek ve bu dönüşümün güvencesine inanmak konuya daha gerçekçi bir yaklaşım oluşturacaktır.

Bu sorgulamaları bu şekilde irdelerken savunma refleksi ile hareket ettiğim gibi bir algı oluşmasın. Ne de olsa, muhalefetin dış politikasının merak edilmesi, iktidarın dış ilişkilerinden memnun olunmadığının üstü kapalı şekilde itirafıdır. Dolayısıyla, iktidarın dış ilişkilerinden farklı bir uygulamanın muhalefetten beklenmesi doğal görülmelidir.

Altılı Masa olarak anılan liderler platformu birçok konu başlığını birleştirerek bir ortak tutum kâğıdı hazırlanması amacıyla uzun bir süredir çalışıyor. Bu ortak tutum kağıdının bir tür hükümet programı olarak kamuoyu ile paylaşılması öngörülüyor. Altılı Masayı oluşturan siyasi partilerin dış politikadan sorumlu yetkilileri bu ortak tutum kağıdının dış politika ile ilgili bölümünü hazırladılar. Tamamı bitirildiğinde elbette dış politika ile ilgili bölümü de kamuoyunun bilgisine sunulacak.

ŞİMDİ NE DEĞİŞMELİ?

Bu aşamada “nasıl bir dış politika?” sorusuna yanıt aranırken öncelikle iç politikanın önemine vurgu yapmak sanırım oldukça yol gösterici olacaktır. Bir ülkenin dış politikası iç politikasının aynasıdır. Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrımı, demokratik hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine dair hiçbir endişe veya iddianın yer almadığı, adil, eşitlikçi, insan haklarına, düşünce özgürlüğüne saygılı ve hür bir sivil toplum düzenine sahip olan devletler, dış politikada da tutarlı, inanılır ve işbirliğinden olumlu sonuçlar doğurabilecek birer aktör olabilirler.

Türkiye’nin dış politikasındaki en önemli dönüşümü iç politikada atılacak demokratikleşme adımları getirecektir. Böylece izlenecek olan evrensel değerlere dayalı olan, ideolojik, duygusal ve kişisel saplantılardan arınmış bir dış politika anlayışının yeniden hayata geçirilmesi mümkün olacaktır. Muhalefetin dış politikasını merak edenlerin öncelikle iktidarın dış politikasındaki bu eksiklik ve zafiyetleri görmesinde büyük yarar vardır.