CHP İstanbul Milletvekili Ünal Çeviköz’ün TBMM Plan Ve Bütçe Komisyonunda Dışişleri Bakanlığı’nın 2021 Bütçesi Görüşmelerinde Yaptığı Konuşma Metni

24 Kasım 2020

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, Sayın Bakan, Değerli Bürokratlar, Bakan Yardımcıları, Dışişleri Bakanlığı’nın değerli mensupları, sevgili meslektaşlarım, Değerli Basın Mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

CHP parti grubu adına Dışişleri Bakanlığı’nın bütçesini değerlendirmek üzere söz almış bulunmaktayım. 

Sayın Bakan, öncelikle bu yıl Dışişleri Bakanlığı bütçesi olarak teklif edilen 5.786.984.000 TL’lik miktarın bir önceki yıla göre %24’lük bir artış gösterdiğini memnuniyetle gördüğümü belirtmek isterim. Fakat bütçe teklifinin genel bütçeye oranına baktığımız zaman geçen yıl oran binde 4,58 iken, bu yıl 4,29’dur, bu da Dışişleri Bakanlığı bütçesinin genel bütçe içinde son yedi yıldaki en düşük oranıdır.

Dışişleri Bakanlığı’nın 2019 İdari Faaliyet Raporunda yumuşak gücümüzün pekiştirilmesi temel stratejiler ve öncelikler arasında gösteriliyor. Malumunuz yumuşak gücün en önemli kurumsal ayağı Dışişleri Bakanlığı’dır. Bakanlığın genel bütçe içindeki payına baktığımız zaman maalesef yumuşak gücün pekiştirilmesi stratejisinin sadece kağıt üzerinde ve göstermelik kaldığını görüyoruz. İktidarın daha önce olduğu gibi önümüzdeki yıllarda da yumuşak gücümüzü öncelemeyeceği anlaşılmaktadır. Bunu baştan vurgulamak isterim.

Değerli Milletvekilleri,

Sayın Bakan,

Elbette sadece bütçeye bakarak yumuşak gücün pekiştirilmesi mümkün olmuyor zira iktidarın dış politikasına şöyle bir bakacak olursak:

  • Uluslararası toplumdan izole ve yalnız,
  • Neredeyse bütün komşularıyla problemli,
  • 7 kıtadan kendine düşman üreten,
  • Komşularının toprak bütünlüğüne saygı duymayan,
  • İdeolojik takıntılara hapsolmuş,
  • Sağduyudan uzak,
  • Dengeli bir dış politika izlemeyen,
  • En önemlisi iç ve dış politikamızın mihenk taşı olan “Yurtta barış, dünyada barış” söylemi ile hesaplaşmaya yeltenen,
  • Proaktif dış politika söylemleriyle ülkemizi maceraperest bir anlayışla vekâlet savaşlarının baş aktörü haline getiren bir dış politikanın yumuşak güç ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. 

Yine de saygıdeğer bürokratlarımızın bugünkü Türkiye gerçekleri altında raporda böyle bir önceliğe yer vermesi umut verici. Dışişleri Bakanlığının kurumsal olarak önceliğinin ne olduğunun kayıtlara geçmesi sağlanmış. Siyasi iktidar dışarıdan yaptığı siyasi atamalarla Dışişleri Bakanlığını zayıflatmak istese de kurumsal omurganın henüz yıkılmadığını memnuniyetle görüyoruz. 

Buradan şu da anlaşılmaktadır: bugün izlenen dış politika Dışişleri Bakanlığının dış politikası değil, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminin sonucu olan tek adam diplomasisidir.

Yumuşak gücü öncelememenin sonuçları maalesef oldukça ağır oluyor. Sahada da masada da güçlü Türkiye deniyor ama atılan her adımda ülkemize ana masada yer verilmiyor, yer verilen masalarda da ülkemiz tıpkı İdlib’de olduğu gibi gerçekleşmesi imkânsız görevlerin altına itiliyor.

Örneğin, İdlib’de Türkiye gözlem noktalarının bazılarını yeniden konumlandırmak durumunda kaldı ama bu Şubat ayında 40 askerimizi şehit vermeden önce yapılmalıydı. Yapılsaydı böyle bir kayıp ile karşılaşmaz, yas tutmazdık. Üstelik ne tesadüftür ki, bu yeniden konumlandırma Rus basınında Rusya’nın Türkiye’den bu yönde isteğinin olduğu haberleri yer almaya başladıktan sonra gerçekleşti.

İdlib’deki tehlike bununla da sınırlı kalmıyor:

Bugün iktidarın izlemiş olduğu dış politika nedeniyle ülkemizin güneyinde radikal terör örgütleriyle sınır komşusu olduk. Türkiye, radikal unsurların iltica istediği bir ülke konumuna getirildi. IŞİD emirleri, sınırlarımızın içinde bir yakalanıyor bir bırakılıyor. 

Örneğin, Göç İdaresi, Fransa’da radikal İslamcı oluşumlarla ilişkili olduğu ve terör eylemlerini meşrulaştırdığı gerekçesiyle derneği kapatılan, bunun üzerine Türkiye’den sığınma talebi isteyen İdriss Sihamedi’ye ‘Evraklarınızı gönderin’ diye yanıt verdi. Yani tüm dünyaya “teröre destek verenlere biz seve seve kucak açarız” mesajı veriliyor.

Bu davranışla, Avrupa’da Müslümanlar ile radikal terör unsurlarının bir tutulması algısına nasıl zemin hazırlandığının farkında değil misiniz? Nasıl bir ateşle oynandığının farkında değil misiniz? 

Sıkça başvurulan bir diğer terim de “oyun kuruculuk”. Hatırlatmak isterim; BM öncülüğünde imzalan kalıcı ateşkesten   memnun olmayan tek ülke Türkiye. Yine, getirilen tezkeredeki ifadelerde gördük, Suriye’de, hem de Astana’nın garantör ülkelerinden biri olarak, Suriye’nin barışa ve huzura kavuşmasından vazgeçilmiş durumda. 

Değerli Milletvekilleri,

Adı önceleri “Özgür Suriye Ordusu” olan şimdilerde “Suriye Milli Ordusu”  olarak bilinen, iktidar tarafından “Kuva-yi Milliye”ye de benzetilen,  askeri oluşum hakkında bir düşünce kuruluşu (SETA) tarafından bir rapor hazırlandı ve 18 Kasım’da Türkçe ve İngilizce olarak SETA’nın internet sitesi üzerinden yayımlandı. 

Bahse konu raporu bugün bütçede gündeme getiriyor olmamın bir nedeni var elbette… Raporda, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi de olan ve bu düşünce kuruluşunun Genel Koordinatörü’nün, rapora yazdığı önsözde, “Raporun yazarı Türkiye’nin Suriye’deki yerel müttefiki olan Suriye Milli Ordusu hakkında verilere dayanan bilgiler sunmakta ve Türkiye kamuoyunda Suriye Milli Ordusu ve askerlerini tanıtmaktadır. Her ne kadar SMO hakkında Türkçe literatürde farklı çalışmalar bulunsa da bu rapor somut rakamlar ve veriler sağlaması açısından kendi alanında bir ilktir” ifadeleri kullanıldı.

Rapordaki Suriye Milli Ordusu savaşçılarına yöneltilen yaş ve kaç yıldır savaşta yer aldıklarına yönelik soruların yanıtları, Suriye Milli Ordusu saflarında savaşanların bir bölümünün çocuk yaşta silah altına alındığını ortaya çıkardı. Rapor, anketi yanıtlayan Suriye Milli Ordusu milislerinin yüzde 7.85’inin 18-20 yaş arasında olduğunu bildirirken sadece yüzde 3.66’sının 2 ve daha az yıldır SMO saflarında savaştığını açıkladı. Bu veriler, ankete katılan SMO savaşçılarının en az % 4’ünün 18 yaşından küçükken Suriye iç savaşında savaşmaya başladığını ortaya koydu.

Sonra rapor söz konusu durumun ortaya çıkmasıyla bu kurumun sitesinden kaldırıldı. 

Suriye’deki iç savaşta yer alan grup ve örgütlerin tamamına yakınının çocuk savaşçı savaştırdığına dair bulgular daha önce Birleşmiş Milletler (BM) raporlarına da yansımıştı fakat iktidar tarafından bu raporlara gereken özen gösterilmiyordu. Şimdi Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesinin de bilgisinde olan bu raporla ilgili ne yapılacaktır? Rapordaki bilgiler üstü örtülemeyecek kadar vahimdir.  

Değerli Milletvekilleri,

Söz konusu menfi olaylarla ilgili uyarımızı yapmak zorundayız. Türkiye’nin bunlardan ciddi anlamda müteessir olacağından endişe etmekteyiz. Ülkemizi ve kahraman askerlerimizi bu unsurlarla yan yana getirmenin ne denli tehlikeli olduğunu görmeniz gerekiyor.

Hele hele 2021 yılına girerken Girişimci ve İnsani dış politikadan söz ediliyorsa, sizden daha çok insani dış politika uygulamanızı bekliyoruz. Girişimciliği de TSK’ne meşruiyeti olan ortaklar bularak göstermenizi bekliyoruz.

Değerli Milletvekilleri, 

Hep “dış politikada atılan hatalı adımlar” diyoruz, muhtemelen merak ediyorsunuzdur, “nedir bu hatalı adımlar?” Diye… İsterseniz önce dışarıdan verilen sufleleri sayalım:

Rusya Devlet Başkanı Putin hatırlattı diye Suriye ile 1998 yılında imzalanan “Adana Mutabakatı” keşfediliyor,

Trump istedi diye Rahip Brunson hapisten çıkarılıp ABD’ye teslim ediliyor,

Almanya Başbakanı Merkel istedi diye Oruç Reis Antalya limanına dönüyor. 

Oysa gerçekten ulusal bir dış politika izlenmiş olsaydı, Adana Mutabakatı Putin’den değil muhalefetten duyulacak; Oruç Reis Süleyman Şah türbesi gibi oradan oraya savurulmayacaktı.

Rusya ile ilişkiler asimetrik bir hal aldı. Astana’nın iki garantör ülkesi Rusya ile Türkiye’nin, Suriye’de olduğu gibi, Karabağ’da barışın yeniden tesis edilmesi konusunda gösterdikleri çabaları elbette önemsiyoruz ancak Rusya ile Türkiye arasında dış politikada birden çok cephede anlaşmazlık yaşanıyor, bu da ilişkilerin yanlış zeminde olduğunu gösteriyor. Bunu Azerbaycan-Ermenistan savaşında da gördük.  

Şunu açıklıkla bir kez daha vurgulamak isterim. Azerbaycan işgal altındaki topraklarını kurtarmak için hem sahada hem masada muhteşem bir zafer kazanmıştır. Şehitlerine rahmet, gazilerine hürmet, muzaffer Azerbaycan ordusuna da minnet olsun. 

Ateşkes sağlandıktan sonra Türkiye’nin barış gücü içerinde olacağı deklare edildi. Bunun üzerine Rusya’dan anlaşma metnini hatırlatan açıklamalarla bunun doğru olmadığı söylendi. Bugün bakıyoruz, Türkiye barış gücü içinde falan yok. Sadece ateşkesin denetimi için kurulacak Ortak Merkez’de gözlemcilik yapacak. Acaba bu çelişki söylenenleri anlamamaktan mı kaynaklanıyor, yoksa anlamak istememekten mi? Yoksa iç politikada gösteriş yapmak için mi?  Türkiye Cumhuriyeti’ni bu kadrolar neden böyle söyledikleri ile gerçeklerin uyuşmadığı bir duruma düşürüyor?

Bu durum ülkemizi rasyonel, güvenilir, inandırıcı bir dış politika izlemekten alıkoyuyor. Dış politikamız irrasyonel ve tutarsız adımlardan kurtulmalıdır.

Şimdi, “tutarsızlık” dedim ya, “neymiş o tutarsızlık?” Diye aklınızdan geçebilir. Olur ya, iktidarın dış politikasını tutarsız görmeyebilirsiniz. Anlatayım:

  • Doğu Akdeniz’in en önemli aktörlerinden olan Mısır yönetimi ile “darbeci” denilerek diplomatik ilişkilerin seviyesi düşürülüyor, üstelik Sudan Devlet Başkanı El Beşir gibi darbeciler ile ilişkiler hala hafızalardayken, darbe ile yönetime gelen yeni gruplarla müttefiklik oluşturmak adına Mali’de darbeci yönetimle masaya oturuluyor, merak ediyoruz, bu darbecilik endeksinde Sisi’nin puanı diğerlerine göre neden düşük acaba? 
  •  Libya’da BM’nin tanıdığı hükümeti meşru sayıp, Suriye’de BM’nin tanıdığı hükümet ile hasım olunması gibi bir çifte standardın açıklaması bir türlü yapılamıyor,
  • İhracatımızda önemli yerlere sahip İsrail, BAE, Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkelerle kavga edilerek ülkemizin ticaretine zarar veren hamleler birbiri ardından geliyor,
  • Bütün bunlardan da önemlisi, iç politik mülahazalarla, kötü yönetişim ve başarısızlıkların üzeri dış politikada hamasi söylemlerle örtülmeye çalışılıyor.

Değerli Milletvekilleri,

KKTC denildiğinde üç konu gündeme geliyor. Birincisi Ersin Tatar’ın Cumhurbaşkanı oluşu, ikincisi iktidarın KKTC’ye “bakışı değiştireceğini” iddia ettiği  ve 5 dönümlük arazi üzerine yeni bir Cumhurbaşkanlığı makamı yapılması teklifi, üçüncüsü de Maraş’ın açılması.

 Değerli Milletvekilleri,

27 Mayıs 2020 tarihinde, Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında, İktisadi ve Mali İş Birliği Anlaşması imzalandı. Anlaşma ile 2 milyar 288 276 bin liralık kaynağın Türkiye’den KKTC’ye hibe ve kredi şeklinde aktarılmasını içeren anlaşma, ARMA Modeli olarak adlandırılan “Türkiye-KKTC Altyapı ve Reel Sektör İçin Mali İş Birliği Aracı” çerçevesinde oluşturuldu.  Kısaca, Türkiye’den KKTC’ye savunma için 650 milyon TL, altyapı için yaklaşık 273 milyon TL, reel sektör yatırımlarına 116 milyon TL ve bütçe açığına katkı olarak 1 milyar 150 milyon TL güçlü bir destek sağlandı.

Elbette her zaman yavru vatanın yanındayız.

Ancak…

Biz Kapalı Maraş’ın statüsünü tartışırken, Maraş’a TOKİ bir proje başlattı. Kapalı Maraş’ın peyzaj düzenlemesi ve altyapı çalışmalarını kim yapacak dersiniz? Konya Büyükşehir Belediyesi. Kimin eliyle? TOKİ.

 Şöyle bir hatırlatalım: Çevre ve Şehircilik Bakanı 28 Ekim 2020 tarihinde, 46 yıldır kapalı olan ve 8 Ekim’de bir kısmı halkın kullanımına açılan Kapalı Maraş’a ziyarette bulundu. Bakan’a ziyareti sırasında kimler eşlik etti derseniz? KKTC Turizm ve Çevre Bakanı, Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi, Gazimağusa Belediye Başkanı, Konya Büyükşehir Belediye Başkanı, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) Başkanı ve beraberindeki heyet eşlik etti.

Peki, Konya Büyükşehir Belediyesi Kıbrıs’ta neler yapıyor? 

Konya Büyükşehir Belediye Meclisi’nde Kapalı Maraş’la ilgili son durumu aktaran Başkan Altay, Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla orada çeşitli işler yürütüldüğünü söyledi.

Şimdi soruyorum, TOKİ, neden KKTC’ye adeta bir çıkarma yapmıştır? Diplomasi ile çözemediğiniz sorunları beton dökerek mi çözeceksiniz?

Değerli Milletvekilleri,

Avrupa Birliği ile ilişkilere bakıyoruz, Gümrük Birliğini güncellemek için yola çıkıp, Avrupa Birliği ülkelerinden birine yani, Fransa’ya, hem de parti il kongresinde, boykot çağrısı yapmak da yine bu iktidara özgü müstesna bir örnek olsa gerek.

Hem de bir zamanlar vize serbestisi ve gümrük birliğinin güncellenmesi için apar topar Geri Kabul Anlaşması ve 18 Mart Mutabakatı imzalanmasına rağmen…

Ama bugün, bir yandan Geri Kabul Anlaşması askıya alınıyor, diğer yandan 18 Mart Mutabakatı’nın yenilenmesi için çabalanılıyor. Sanki bu anlaşmaları daha dört sene önce imzalayan bu iktidarın kendisi değilmiş gibi.

Bunlar tutarsızlık değil de nedir?

Diplomatik ve ticari anlaşmaların “ruhuna aykırı” şekilde, hem de mütekabiliyetin gereği bile olmadan, hatta Fransa’da vatandaşların bir ülkeye boykot uygulamasının kanunen yasak olmasına rağmen, ülkemizi AB’den daha da uzaklaştıracak adımlar atılıyor. Ama sonra yine bir il Kongresinde Türkiye’nin yönünün Avrupa Birliği ve ABD olduğu  açıklanıyor. Değerli milletvekilleri bu dış politika değildir, bu bir rüzgar gülünün hikayesidir, başka bir şey değil. Muhataplarımız da artık bu yönde değiştirme hamlelerini inandırıcı bulmuyorlar, dikkate almıyorlar.

Avrupa Birliği 2020 ülke raporu da geçtiğimiz haftalarda açıklandı. Raporda, 26 kez “geriye gitme”, 38 kez “ilerleme yok”, 33 kez “az ilerleme” ifadeleri kullanılmıştır. Üstelik söz konusu rapor ilk defa Türkçe’ye çevrilmeden bekletilmiş, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kamuoyu yaratması sonucu Türkçe’ye çevrilmiştir. Bu durum aslında iktidarın AB’ye tam üyeliği ulusal bir hedef olarak görmeyip, sadece sözde bir stratejik ortaklığa indirgemiş olduğunun göstergesidir.

Bakıyorum, 2019-2023 Strateji Planında AB müksetebatına uyum süreci göz önüne alınarak AB’ye katılım için Ulusal eylem Planı güncellenecek deniyor. Üyelik müzakereleri başlayalı 15 yıl oldu, siz hala eylem planı güncelliyorsunuz! Tüm üyelik için katılım müzakerelerini sonuçlandırmaktan bahsediliyor, ama Brüksel’de 15 gün sonra Türkiye’ye yaptırım kararı çıkacağından söz ediliyor. 

Bakıyorum, bütçede 2019-2023 dönemini kapsayan Strateji Planı’nda ülkemiz ile Afrika ülkeleri arasında ticaret hacminin artırılacağı söyleniyor. Ardından da “Türkiye-Afrika Ortaklığı III. Zirvesi gerçekleştirilecek” deniyor. Sahi, bu zirveler 5 yılda bir yapılmayacak mıydı? İlki 2008 yılında yapılmış olan bu zirvelerin III.sünün 2018 yılında yapılmış olması gerekmez miydi? 

Haksızlık etmeyelim, yumuşak gücümüzün öncelendiği tek bir konu var. O da etnik, dini ve kültürel bağlarımızın olduğu Uygur Türkleri. İktidar Uygur Türklerinin maruz kaldığı, insan haklarına ve uluslararası hukuka aykırı ve giderek ağırlaşan duruma duyarlılık gösterdiğini ileri sürüyor Sayın Bakan’dan dinledik, ama BM 3. Komite’de Çin’e uyarıya imza atan ülkeler arasında Türkiye’yi göremedik. Zira iktidar “aman Çin’i kızdırmayalım” diye yumuşuyor da yumuşuyor, yumuşadıkça yumuşuyor. 

Değerli Milletvekilleri, 

Türkiye’nin dış politika alanında içinde bulunduğu gerçekliğin resmini çizmek zorundayız. Bunu bugün yapmazsak yarın çok geç olacak. Onun için, bütçe görüşmeleri bu hataları, tutarsızlıkları, çelişkileri ortaya koymanın tam da yerini ve zamanını oluşturuyor. İktidar dış politikada büyük bir hezimet içindedir. 

Ülkemiz, bölgesinde çözüm üreten bir ülke olmaktan hızla uzaklaşarak, kriz üreten bir ülke konumuna sürüklenmiştir. Bu nedenle bugün en haklı olduğumuz konular dahi iktidarın siyasi kavgalarının bir parçası haline gelmektedir. Uygulanan dış politika, Türkiye için başlı başına bir güvenlik tehdidine dönüşerek ülkemizin geleceğini ipotek altına almıştır. 

Türkiye’nin dış dünyada yeniden saygınlığını kazanması, güvenilir, güçlü ve etkin bir ülke konumuna gelmesi ancak tarafsız, adil ve akılcı bir dış politika ile mümkündür. Bunun için kavgacı, hamasi, şahsileşmiş, dogmatik ve maceracı tek adam politikalarına son verilmelidir.

Bir temennim var: Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanlığı’nın bütçesinin genel bütçe içinde %5’in altında değil çok üzerinde olduğu günleri görmek istiyorum. Gururla görev yapıp şerefle emekli olduğum Bakanlığımın bunu bir çok yüksek oranlı bütçe paylarına sahip olan kurumlardan daha fazla hak ettiğine inanıyorum. 

Bu istikrarsız politikaların yarattığı sorunlarla birebir uğraşan Dışişleri Bakanlığı personelimize de sabır diliyorum. 

Sayın Bakan, salonda çok parazit var. Bizim arkadaşlar da anti-jamming uyguladılar. Gürültü arttı. Umarım bu yoğun parazite rağmen sözlerimi anlamışsınızdır.

Teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s